
Umut olup cebime alıp her düştüğünde umudum, alıp cebimden biraz tırtıklayıp hipo umutsuzluğa girmeyip, biraz daha bol umut dolu masalara elde çatal kaşık, belki biraz ileriye gidip kepçe tarzı bir şeyle dalabilecek bir yere, bir zamana ulaşabilsem.
Kimse bu dünyanın gidişi için daha iyi olabileceğine dair bir beklenti içinde değil. Olabilme ihtimalleri için biraz akıl, biraz gerçekçilikten uzak hayal dolu bir kafaya sahip olmak gerekiyor. Yok mu hayallerinde gördüklerini, duyduklarını bir masal söyleşisinde habire savunan, bunu da yediği makarnanın verdiği karbonhidrat anemisinden olduğu belli olanlar?
Oysa basit bir çözümü var: Artık elinde çok çok fazla olan insanlığın, ondan bir şekilde el çabukluğu marifetiyle ele geçirilmiş değerlerin bir kısmını alınan topluluklara, bir kısmını, hepsini değil, bir kısmını sadece vermek. Biraz az almak, biraz “dur, o da yesin” demek. Bu kadar basit.
Barınak hayvanlarının birlikte yaşarken irilerin küçüklere yaptıklarını… Hani biraz içgüdü, biraz insafla bile orada daha az zayıf olanın zorlandığı bir ortam orada da var. Sokak onlar için biraz daha yaşam şansı barındırıyor o yüzden. Yaşama ortamı bulana kadar bir arama, bulunca orada kalma.
Tercihlerin, ertelenen tercihlerin daha verimsiz, daha az getirisi olma gibi bir durum, bir istatistik olmasa bile yaşanılan deneyimlerde görülen bir kabul var.
Keşke; bunun için çıkarılmış, var edilmiş bir sözcük olmalı. Umut nasıl hep ekmek arası az, ince bir dilim olsa bile, pişmanlık aynı ekmeğin arasına kalın dilim konmuş “bak, sen bunu hak ettin” karın doyurması.
Kalem nasıl acımasız. Oysa az önce sahilde daha başka bir havada tıngırdıyordu.
Çok eskilerden bir mırıltı bile vardı kulakta. Sanki bu bahar olmazsa gelecek yaza ne ben mahpus ne abem candarma.
