
Şarkı söylemek istiyorum, içimden gelmiyor. Islık çalarak denizin kıyısında, dalgalara ayağımı teslim edip yürümek çok çok istiyorum; gelmiyor içimden. Bir yerlere “Dur” levhaları asılmış; bir türlü “Bırak yahu, olmaz olsun,”a denk getirip uymamak var bir yerlerimde. Hala isyan taşıyan taraflar… Onları biraz ben, biraz havalar, biraz dış güçler baskılamışız. Eğitilmiş patinin “Hadi” komutuna bakıp “Sahiden mi?” sorgulaması gibi bir bakış yerine, daha sıkı sarılış… “Gel hadi”lerin daha çoğalmasını bekler bir hal… Tamam, o da çok ister ya yanlış anladıysa? “Gel hadi”ler yoksa, devamında bir hareket o da yerin dibine sokar bir davranışa sebep olursa anlamamazlığı beklemesi…
Bu kadar olmazlarda ip cambazı yürüyüşleri… Bulvar voltası atar gibi aynı birden çarklar, geri dönüşler… “Ben o tarafa gitmiyordum, nereden çıkardınız?” Sanki ipte başka yol varmış da yolun bir yerinde sağa, sola, o taraflardan birine gidilirmiş anlatısı komik; yine de gerçek. Hoca Nasrettin bile “Benden bu kadar,” konkordatosu dileğinde bulunurdu.
Bakmayın, her yol gösteren doğruyu gösterse, işareti doğru verse, verebilse… İşaret doğru anlaşılabilse… Bisiklet, Formula yarışlarında bile hırsın vazgeçemediği durumlar olmasa… Kaza denilen o karmaşanın, anlaşılmazlığın sonuçları bu kadar vahim, bu kadar tartışılır, bu kadar gevezelik… Sanki olduktan sonra kim yaptı, neden yaptı sonucu etkileyecek!
Neden, nereden ta buralara geldik? Komşunun yapmadığı komşuluktan, ev sahibinin mülkiyet hegemonyasını yanlış çözmesinden… Zamanın yanlış yerlere taşıdığı, Orwell’in çiftliğinde tepelere tüneyenlerin oradan aşağıya pek inme isteğinde… İstemeden bile olsa “Tamam bu kadar yeter,” haline bile razı olmayışlarından dolaşır olduk.
