
Gelip aynı yere oturuyoruz, sanki başka bir yer yok; başka oturacak bir yer kalmamış. Kendimize ait hale sokuyoruz, o saatlerde bizim oluyor; olmasından bir mutluluk, yine kapılmamış duygusu… İyi geliyor kaptırana kadar. Kapılacak eminim, yine de şimdilik bazı zamanlar, belli zamanlar benim.
Epeydir sorular, soru kafama takılmış durumda. Sorup sorup kendime, bulamadığım cevap… Hep arama hali, sonrasında niye daha anlaşılmaz geliyor, vazgeçemiyorum. Yine de onunla yaşamak, o soruyla yaşamak da hiç hoşuma gitmiyor. Aynı soruyu birilerine bulaştırmak, birilerine “Sizin de içinizde bir öylelik olsun, kalsın,” nasıl olur?
Bir başkasının (sadece bir kişi bile olsa bile) bir başkasının mutsuzluğunun tarafı olmasanız bile mutsuz biri size mutsuzluğuyla bir çıkar sağlarsa, o çıkara talip olur, mutlu olur musunuz?
Edebiyat dünyasında, hayatın bir yerinde, felsefenin bir küşesinde aynı soruyla karşılaşmış, pas geçmiş, duymamış, görmemiş, görmek istememiş olmamız bu soruyu yok etmiyor. Varlığı da iyi gelmiyor bu durumda, bu ortamda. Canınızı çok sıkmak, sizi mutsuz etmek, mutsuz görmek değil amacım; yine de yük benim, paylaşayım birileriyle istedim. İçten bir anda cevap verince itirazsız bir kabul oluyor; sonrasında etrafına, kendine, bir başka canın, bir başka hayatın durumuna bakınca kendinden bir şeyler kopar gibi oluyor. Tarafı olmadığımız, sustuğumuz onca şey, durum olmuş oluyor; yerimiz hani, altımızdan halı çekilmiş bir dengesizlikle baş başa buluyoruz kendimizi.
Nasıl sadece bir derken, bir dolu insanın mutsuzluğuna çöreklenmiş bir halde olmasak bile… “Dur, ne yapıyorsun?” demeyerek bile mutsuzluklara ön açıp, görmemezlikten gelerek, “Fark ettim,” kaçmasıyla… Nasıl follukta yumurta saklayan tavuk gibi, “Sadece önünde yem olsun yeter,” kıvamında bir rahatlıkta olmak rahatsız ediyor… Yine de “Bana dokunmayan yılan” hali de selfi deki yerini alıyor.
