Kendinle araya bir şeyler koyma. Olur mu? Araya bir şeyler girer mi? Zaman, her şeyin ilacı; bir taraftan yontuyor, temizliyor, alıyor talaşını. Pürtüklerini temizliyor, daha bir parlatıyor. Daha da suskunluğu büyütüyor, gözleri bulanıklaştırıyor. Çok şeyi görmez ediyor, kırılganlığın içine daha çok işlerken dışına saklamayı öğretiyor, üçkâğıtçı bir esnaf edasıyla. Biraz […]
Samanlıkta tavuklara ne kadar anlatırsan, ne anlatırsan, nasıl anlatırsan… Tavuklar, senin anlattığına karşılık olarak seni dinler pozisyonu alsalar bile, büyük ihtimalle “Az sonra yem atar bu.” diyerek en yüksek düşünceleri bu olacaktır. En gelişmiş olanı o olabilir. Sıçmayı bile kesmezler. “He, öyle.” Gıdaklaması, senin algında o olsun, öyle kal. Ortamı […]
Öyle deli dolu başlamaz zaten. Yerde kartopunun yuvarlandığı gibi yavaş yavaş… Sen de biraz destek olursun, büyüsün diye. Büyür. Sonra, ne kadar lüzumsuz şey varsa yerde, havada, orada, burada; çerçöp misali toplar, büyür. “Dur!” derler, “Yapma, etme!” Kalbin, bedenin, yakında kim varsa, elin, ayağın… Büyüdükçe güç kazandıkça, kölesi olma zevkini […]
Yarın uğrarım, yarın gelirim, “Bir yarın olsun hele!” Uzayıp gider yarına bıraktıklarımız… “Yarın, yarın, yarın!” derken, uğrayacağınız yarın bitivermiştir; gideceğinizin elinde yarın kalmamıştır. “Bir yarın olsun hele”lerinizin hepsi bir yarın daha kullanamayacak hale gelmiş, kurumuş, kokmuş, çürümüş, bitmiş, uçmuş, gaz olmuş, eksilmiş, yavaşlamıştır belki. Belki, belki… Umut, hep aynı havalı […]
Her sonbahar gelişinde, artık kar yok. Sadece şiddetli yağmur… İstediğim kadar olmasa bile, uzağa bakarak sevdiğimi, sevildiğimi hatırlamaya çalışıyorum. O bile zor. Nasıl şarkıların notalarına karışmış, “Ben buradayım” cıvıltısında bir kuş gibi… Gönül nasıl da yorgun. Saygısıyla ayağa kalkmaya çalışarak, bir hevesle… “Nasılsın?” bile diyemeyerek. Öyle sevdim, öyle sevdim. Ellerim […]





