
Karamsarlık, depresyonik oyun havaları, siyah bulutlar… İç karartan ne kadar ruh hâli varsa bilirim. Hepsi ya sırayla ya da orkestra eşliğinde, bando mızıka gibi cebimden, kolumdan, sırtımdan, gözümden, kaşımdan, burnumdan çıkıverir.
Ortalık yerde belirirler. Üstelik bir de racon keserler: “Biz buradayız.”
Bir sarmaş dolaş hâli vardır onların.
En çok da şu trafik lambası mesafesi… Aralığı hep sıkıntıya çıkar. Dakika başı aynı yakınlık, aynı bekleyiş. Her defasında içimden aynı söz geçer:
“Of ya… yine mi?”
Hep aynı terane: Bizim sonumuz ne olacak?
İlle bir aşk olsa, bir ilişki olsa… Hikâyenin sonu üç aşağı beş yukarı bellidir. Gerçi belli olsa bile kabul edilmeyen hâller hep vardır. Ama bizim sözümüz, raydan çıkmayan o bildik hâllerden olana.
Bir de kırık ayna meselesi vardır. Her gün bakarken bir gün küçücük bir çatlak fark edilir. Önce zor görünür, sonra ilerler. Kullanılmaz hâle gelene kadar büyür. En sonunda da paramparça olur.
Hayat da biraz öyle değil midir? Bir ilişki gibi… Çatlak olmasa bile simi döküle döküle gider. Bakarsın aynaya, ama bir şey eksiktir. Sanki aynacık kaybolmuştur. Görüntünü ararsın, görmeyen gözlerle.
Acı, tatlı… Ama damakta daha çok acısı kalmış bir hâl. İstersen sor aynaya, “Ey ayna…” diye başlayarak sorabilirsen tabii. Ama artık orada hiçbir şey yoktur.
Yok olmuş zamanlar… Silinmiş olanlar… Hatırda sisli puslu kalanlar… Sırası şaşmış anılar… Bir türlü denk gelip “Biz böyleydik” diyeni yoktur artık.
Bir de karamsar ben varım. Bunların çoğunu pek takmadan, siyah bulutların yer etmiş hâline bile ayağa kalkma zahmetine girmeden otururum. Masaya döke saça aynı soruyu bırakırım:
“Bizim sonumuz ne olacak?”
En klasiği…
Sohbet olsun, zaman dolsun diye sorulmuş gibi. Ama yine de yüksek sesle.
