
Beraber yaşıyoruz sayılır; oysa denizin kıyısında onca mutabakat… Beyin, kafa yazacak kalem, ayaklar eve götürecek mide… “Tamam ağrımayacağım, tamam,” eve gelince tüm onaylanmışlıklar püf havaya. Neymiş efendim; “Kusura bakma unutmuşuz.” Yahu ne yapacağımıza, ne yazacağımıza karar vermemiş miydik? Verdik, orasını hatırlıyoruz; gerisi… Ihmm, nerede kalmıştık?
Aynı dünya düzeni gibi; bu vardı, bu yoktu.
Elimizde onca belge, bilgi var; kafa dolu, yok bir şey.
Nerede hani? Yokluğunu anlatacağımız, yokluklarını anlatacağımız, anlatacaklarımız… Bir nisan akşamında, daha çok öncesinde veda ettiğim kapı aralığından bakınca; “Git,” diyen gözlerinde hala sıcak bakışları olan, beni sevildiğime, onun beni sevdiğine inandığım az vardır; onlardan biri, en değerlisi. Bir nisan akşamüstü “Artık ben yokum,” demişti, “ben yokum.” İçinde sevmeyi öğretecek neredeyse hiçbir bilgisi olmamasına rağmen, nasıl seveceğini öğreteni olmadığını bilmeme, bilmemize rağmen; tüm gücüyle eğrisi doğrusu, denk getirebildiği kadar beni, bizi sevmişti, sevdi.
“Bizi” derken… Biz onun için başkaydık; kızıydık, oğluyduk, oğullarıydık, eşiydik, ablasıydı, abisiydi. Seviyordu işte; ne varsa elinde, ne biriktirdiyse çoğu yalnızlığında… Ne yetiştirebildiyse kalbinde, yüreğinde. Yüreği denilince; en son ona “Dur,” diyebildi buralardan gidebilmek için, vazgeçmek için bizlerden. Kolay değildi; her zorlukta bir omuz verişi, bir kendine yük alışı vardı.
Bir nisan günü; çiçeklerin açtığını bile bilmeden küçük bir el sallaması, çok güzel bir bakış, bir göz kırpışı… Su içmeyi bile özlemiş olmalıydı.
Özlemek yetmiyor, yetmiyor; hiçbir şey doyurmuyor yokluğuna duyulan açlığı. Velhasıl şimdilerde daha da bir… Hani kapanmayan yara sızıyor, kan hafifçe; düşündükçe zevk veriyor onu.
