
“Nasılsın?” sorusu çok derinden, bıçak gibi bir sorudur. İçinde boşvermişlik de vardır, çok ciddi yaraya neşter vardır, pansuman vardır, “Hayırdır?” endişesi vardır. Sorulur, orta yere bırakılır salata kasesi gibi; çatalı uzatmak, çatala bir şeyler almak, tuz, ekmek, limon sıkmak, çeşni katmak, uzanmamak… Hepsi sana kalmışlıkta. Bu soruya nereden baktığın, cevabı nereye bırakacağın, ortam açacağın sohbete denk geliyor mu, zamanın var mı… Tam salata kıvamı; masada her zaman olur, olmasa da olur, yanında olamayacağı şeyler vardır.
Aynı dili, aynı olmasa bile yakın fikri olanla yapılanı güzel olan bir sohbete yol açar halde, bir içten, özellikle içten sorulan… Merak edileni, içindeki yangına bir bardak su getireni, soğuk olmasa bile dudak ıslatıp biraz ferahlatanına hazırlayan, gözlerin içine bakılarak üstelik.
Bir şeyleri anlatabilme, bir şeyleri şikayet etme makamına değil; sadece “İçimde kalmasın,” haliyle öykünme, yakınma, hayıflanma… Dahası iyi olma halini, kendinden memnun olma halini, “İyiyiz, iyiyim,” geçiştirme kelimelerinden uzak; belki dahaları, bir “Senden haber…”, “Ben buradayım,” işaretlenmesi isteğiyle… Karşı kaldırımdan sallanan bir el olmadan hallice dinlenecek, “Benim de bir hikayem var,” duruşuyla anlatmak, tekrarlamak… Senin olan değerlerine katılmış, karşındakinin büyük bir ihtimalle haberi olmadığı, “Benden duy,” anlatılan, sen tarafından, sana ait, senin kelimelerinle içine katılmış duygular… Neşe, heyecan, korku, acı ne varsa; bir kelimeyle sorulmuşu bir dolu karşılıkla cevaplamak.
Hep yaşıyoruz; artık içimizden gelmiyor olsa bile, cevabı yükümüze yeni bir yük olacağını bilsek bile, bir konuşmaya başlamak için olsa bile yanıtını aramadığımız halde yine de sormuyor muyuz gün içinde? Defalarca aynı cevabı almıyor muyuz? Geçiştirici, “Sen şu an bana göre değilsin,” o yüzden “İyiyim, iyiyiz,” denilerek baştan savma… “Sohbet sakın başlatma,” haliyle. Biz de aynı duygularla, aynı şekilde.
