
Bir Müslüm Gürses şarkısına ihtiyacım var. İçimden bir şeyleri kanatarak atmam için; belki, belki biraz yara kurtulsun mikrobundan kanayarak… Belki, belkiler hep fazla; say say bitmez. Oysa başka türlü başlamak niyeti hep vardı, var. İçine atmak, sonra haraç mezat satarım; kapı önüne çıkarmak, beklemek yağmur altı biraz da.
Bir kumar masasında kaybedilmiş olabilirsin; daha da ilerisi, belki bir Rus ruletinin namluya sıkışmış kurşunu… Yine de sana denk gelmişliği; ya patlasaydı bile kurtarmıyor olabilir. Şakakta tık sesi; tok bir ses, beklediğin değil. Yaşantının yıllara sari öyle denirdi yayılmış gibi bir kelime… Arnavut kaldırımları döşenmişliğinde hani; nasıl sekmeden bakınıp seçilen, seçilip geçilen gibi… Denk geldiğince güzel; denk gelmezse bir ağız dolusu, artık ne varsa diline yakışan yakışmayan. Gelince diline tutma, gitsin; ağzını acıtma tutarak içinde.
Buraya kadar gelmişlik; “Beni seveceksin.” Yıllara sari burada daha yakışır. Sonra, çok sonra aklına gelip canın sıkıldıkça; sende bir yara olacağım, irini bol, kanatılmak isteyecek bir yara. Sızdıkça rahatsız olacağın bir koku… Affetmek ne kelime; sevmeye bile başlayacaksın. O kadar ağır gelecek sırtına, belini bükecek; o zaman daha iyisi yokmuş. İçine çok acı katılmış Antep kebabı gibi; hohlaya hohlaya, bir taraftan lezzet vazgeçilmez, araya ayran… Yine de “Çok acı, yenmez bu,” demeden sonuna kadar.
Belini büken ağırlık senin hamal sepetin; atsan atılmaz, satsan satılmaz. Bırakamazsın bir yere; iş çıktığında bir de onun üstüne yük. Sanki hep olmalı alışmışlığıyla; artık bu “ben”, bu “ben” ayarına denk getirilmiş kafada, bunsuz olmaz.
Yeni bir Sezen şarkısına takılmalıydı; Müslüm Baba… Bendenizin kıyısında ıslıkla eşlik etmeliydim kafamda çalana; biraz rüzgar, biraz iyot kokusu.
Beni o zaman seveceksin, kulakta bu kadar zaman sonrasında. Peki öyle olsun; kumarda kaybedilmiş haller… Ya kurşun namluya sıkışmasa?
