
Nasıl çıtkırıldım, süzüle süzüle dolaşır bir halde olmuşuz hepimiz; bir mutluluk hormonu alıp kafayı düzeltmiş bir haldeyiz. Neyi, neleri saklıyoruz? Perşembe pazarı esnafı kese kağıdının altına ne kadar sokuşturulacak çürüğümüz çarığımız varsa, el çabukluğu marifeti edinmişsek… Nasıl olup da saklama güdüsüne kapılıp, bir gözden kaçırıp gözünün içine baka baka… Sanki gözüne baktığımız; onun sakladığı da çocuğun kumbarasından az önce araklanmış buruşuk birkaç lira durumu yaşadıklarımız.
Her yerde bir öfke hali, zor tutulur durumlar; öfke, hayal kırıklarının yorganı, ört üstünü gözükmesin. Başka dünyalarda değiliz; soluduğumuz, yediğimiz, tükettiğimiz aynı. Bahçesinde çiçekler güzelmiş, ne mutlu… Sahip olamadığı, hıncını alamadığı şeyler… O sevdiği çiçekler, kucaklamadığı, şimdi artık pişmanlık… Bir yerlerde, uzak bir yerlerde olan sevdikleri… Ağlata ağlata hem de, olur olmazlıkları öne sürerek eziyet kıvamına gelmiş ilişkiler, evlatlar, torunlar… Artık bir parça bile veremeyecek halde olan sevgiler; çiçeklerin altına su, gübre yapılıp bol bol sulayıp onunla uğraşıp sanki hayal kırıklıkları olmamışlığa getirmeler… Sabahın köründe denize girince olmayan cesaretin var haline bürünmesi denk geliyor.
“Değerlisin, kıymetlisin, her şeyi yapabilirsin, yapmış olmalıydın şimdiye kadar,” dert etmedin. Sadece vazgeçtiklerin öylesine eften füften şeyler olmuştu, olmasaydı iyiydi. Yaptık, şimdi pişmanlıklar nereye taşırsa oraya gideyim kabullenmişliği…
Artık kendine bir bakıp “Ben artık bir şeyleri yapamıyorum, neden yapamadığımı da bilmiyorum,” bir depresyon bu… Durak mıydı, toplu olarak burada mı iniyoruz bakınması etrafa.
