
Afrika’nın derin çöllerine yakın bir yerde, Sahra’nın ortasında denmese bile kum fırtınalarına açık bir yerinde… Bir şehre geldiğinde, ayakları ağrılı ve az geldiği bir şehre gittiği gibi fırtınalara açık bir yerinde, bir tren garında… Öyle vahşi batı hikayelerinin herhangi bir filminde, hikayesinde çoklukla yaşanan bir yere, bir yerlere benzetilmekten hoşmanmayan, oralara benzeyen bir yerinde, bir atmosferde… İnsanı korumaktan çok uzak, ağır bir koyulukta, bir mavilikte gökyüzü; kendi olamayışında ezen parlak, çok parlak bir mavilik…
Kadın üzerinde tozlu pardösüsü, elinde ağır bir valiz… Bir zamanlar vahşi batının kafasında yarattığı aynı atmosfer, rayların sonlandığı, bittiği yerde bir bankta oturmaktadır. Gitmek vardır kafasında; gitmek istiyor, istemektedir. Oysa artık o biten raylar ve çöl, ona gideceği yer olmadığını, gidecek bir yeri olmadığını anlatmakta, gidilecek bir yer olmadığını fısıldamaktadır. Rüzgarın taşıdığı kumların arasından, daha sonra “kurbağa suratlı” diye isim takacağı, sarı atkısıyla belirir.
Arkasında demiryolu… Sonsuzluktan gelen bir demiryolu. Demir yollarının paralel demirlerden oluştuğundan sonsuzdan geldiklerini, demirlerin ancak sonsuzda birleştiğini, paralellerin hep sonsuzda birleştiğini düşünür kadın.
Yine vahşi batının filmlerinde olan, onlara benzeyen bir su tankına benzer tankın gölgesine oturur kurbağa suratlı. Sorar hep sorduğu aynı soruyu: “Çiçeğin mi var valizinde?” Herkesin bir çiçeği vardır, olmalıdır ona göre. Cevap beklediği hiçbir şeye benzemez; yine de benzetir bir şeylere. “Kadın hayal kırıkları, soğuk geceleri çok olan şehirlerin hiçbir yere sığmamışlıkları, sığamamışlıkları, bir yerlere, bir şeylere, birilerine ait olamamışlıklar var,” der kadın. “Çok var, çok çok var ve çok çok ağır…” “Bende,” der kurbağa suratlı, “Her şey hafiftir. Zaten hafif olsalar bile taşıyamazdım; her şeyi bıraktım zaten, hafifti, geride bıraktım rayların sonsuzluğunda…”
“Kadın kendisi için hiçbir şey, hiçbir yer olmadığından geldim, o yüzden sevdim bu yeri, bu çölü,” der. “Ne geçmiş ne gelecek; sadece mavi bir gökyüzü var, o da sadece seyrediyor, korumayan, tepemizde olması gerekenden daha mavi… O da sadece seyrediyor bu boşlukta, bu delilikte… Çok yakın deliliğin yakınında götürdüğü özgürlükte,” der. Çölün güzelliği; bir yerlerde su olma umudu, onu arama isteği veren suyu saklıyor oluşu, olması… İnsanları sırf bu yüzden anlamıyor olmak; ne aradıklarını bilmeden, bilmiyorlar, hızlı hızlı trenlere hızlı hızlı biniyorlar, nereye gittiklerini bilmeden oldukları yerde dönüp duruyorlar.
Kadın hayatı boyunca trenlerde çocukluğunu ve belki de suyu aradığını, burasının son istasyon olduğunu düşündüğünü, rayların onu buraya getirdiğini, sorması gerekenin “Daha ilerisi var mı yoksa buraya kadar mı?” olduğunu bilmediğini söyler.
Güneş elveda demektedir; yalnız kaldım. Serinlik yavaş yavaş gelmektedir, az sonra buz kesecektir. Akşam açan korkular, tekinsizlik geceyle birlikte gelmektedir; az sonra burada olacaklardır.
Kurbağa suratlı sanki gidecek gibi hareketlenir; geldiği yere dönme isteği ağır basmaktadır. Dönmek için çaba gerekmektedir, bir de o tarafa giden bir tren…
“Sana senin gördüğün hayalin, bu kurbağa suratını bırakıyorum. Bu hayal buraya ait, bu hayal senin hayalin, benim gitmem lazım. Gökyüzüne ne zaman baksan bu kurbağa suratlıyı hatırlıyor olacaksın. Yıldızlar seni bana, gülümsemeni gerektiren her neyse o olacak. Hayal seni bir yerlere götürecek, taşıyacak, belki benim yanıma bile…”
Kadın sınırları yıkmak istediğini, ötesini istediğini ve sonunda hiçbir yere ait olmak zorunda kalmadığı bir yer bulacağını, belki de bu yerin bu artık lacivert olan gökyüzüne ait anıda kalacağını söyler.
Tren, buharlı tren geldi. Sarı atkısını bırakan kurbağa suratlı trene bindi; sessiz değildi çöl, çığlık çığlığaydı. Kadın valizini bırakıp aynı trene bindi. Biliyordu ki kendinden bile vazgeçip gökyüzünün lacivertliğine, nereye gideceği belli olmayan trene, kurbağa suratlı nereye gidiyorsa oraya gidecekti.
