
Hınçlıyım, nereye saldıracağımı bilmiyorum; züccaciyeci arıyorum fil gibi, ortalığı darmadağın edeyim, birilerine, bir şeylere girişeyim… Hayat çok sıktı. “Fil” dedim; Ömer Seyfettin yazmıştı memleket hasretiyle tepinen bir fili, sonra anladığı dilde konuşulunca sakinleşmişti. Benim de bir dil problemim var olmalı; fil gibi tepinip duruyorum.
Mina Ungan’ı okuduğumda aramızda bir nesil, bilemedin iki nesil fark vardı; kendisine niye “dinozor” dediğini yarı anlamıştım. Benzetmesi çekici, kabul edilebilir gelmişti. Bir dinozor olarak değil, yaşlı, önden giden, yol gösteren fillere benzetmiştim kafamdan onu, onları; onun “dinozor” dediklerini, dinozorlar diye gösterdiklerini… Tanım pek oturmamış gelmişti.
Şimdi dinozorluğun ne olduğunu, dinozorcanın nasıl bir dil olduğunu… Dinozorcadan başka bir dile ihtiyacım olsa da zor öğrenebilmem nedeniyle çat pat dillendirip, Google Çeviri’den yardım bile alamadan, anlaşma olanağını kaybederek… Daha hani bildiğim birkaç trafik işareti, ışıkları, yaya geçitleri, nasıl geçilir: Sola bak, sonra sağa, sonra tekrar sola… Kafa dönmüyor; bakınca olmayan araba burun dibinde… Bir bizden geçmişlik var durumu.
Sadece dil değil; o eskinin mülkiyet kuralları, yaşam kuralları… Hepsi fosil halde. Topu topu biz üç nesil bir arada yaşarken katmanlar çoğalmış, beş nesil bir arada… “Ev alın,” derken, “Yer alın, arsa alın,” derken mülkiyet düşüncesiyle… “Dünyayı gezelim, ev bark bizim neyimize?” savunması, bilmediğimiz yerden çıkan fikir.
Dünyaca yaşadıklarımız bu. Artık bizim anlattıklarımız fosil fikirler; içinden taş toprak temizlenince müzelik… “Bak, bu da yaşanmış,” örneklemesi ile ışıklar altında, “Bak, saklıyoruz; çok değerli, çok güzel, geçmişten bir örnek,” özeni saklanan. Yoksa bizim anlamadığımız, bilmediğimiz, çoktan tarih olmuş, çoğu okunmaz halde tabletler… Kullandığımız değerler, hazine küplerinde bulununca altın sikkeler bakışıyla… Nasıl olmasın? “100.000 TL bozuk param vardı,” desem, bir de göstersem “Vay be!” denilecek dinozorluktayım. Sıkıntı; benle benim aramda bile birkaç nesil olması. Ben benimle bile zor anlaşırken nesiller sonrası gelen taze beyinlere ne anlatabilirim? Fil gibi dalmak istemedim yine de hayatın orta yerine, durumlara, halimize… Hala neyi kovalar oluyoruz? Hangi mülkiyet, hangi koltuk, hangi yer, hangi makam?
Neyse, daha kapısında duralım; dükkan dağılmasın, müzelere kadar taşınabilsin sırçalar, camlar, kristaller.
