
Bunalttı beni bu yağmur.
Dizi izlemek bile bazen zevk vermiyor artık. Oysa bilirsin, ben yağmuru çok severim. Sen gelecek olurdun, beklerdim. Yağmuru seyrederken zaman daha çabuk geçerdi. Koltuğumun altında kuş saklamışım gibi bir pırpır olurdu içimde. Korkmazdım. Aksine, iyi gelirdi o pırpır.
Sen gelince seni dinlerdim en çok. Yağmuru sevsen bile, yağmurun ettiklerinden uzun uzun yakınırdın. Anlat diye yağmura teşekkür ederdim.
Zaman geçti. Önce gelişlerin gecikti, sonra araları açıldı. Derken yağmur yağdı ama sen gelmez oldun. Akıl işte, bir şeye takıldı mı hep öyle kalsın istiyor. Alınganlık ağır basıyor. Bir yanda “nerede kaldı” telaşı, öte yanda “ya gelse” diye iç çekmek.
Biliyorum, fırsatın yok. Ara sıra uğramaya bile. Bir denk getirebilsen, ayaküstü bile olsa… Yağmura pek aldırmazsın yine ama olsun. O bile yeterdi.
Trakyalı soruyor bazen: “Gelmedi mi bu zevzek? İlham gelmeyince böyle elin ayağın bağlanıyor sende be ya. Bir zahmet uğrasa da sen de işine gücüne baksan artık.”
Gaz verir, gevezeliği eksik etmez.
Ne yapayım. Onca ısrar, onca çaba… İlham gelmeyince gelmiyor. Eften püften, kalemin ucuna ne takılırsa onunla idare ediyorsun. Zeytin dumanı bile çekmiyor artık. Yeni, başka haller var sanki. Belki bunu da severiz. Mamasını seçen kedi gibi deneye deneye.
