
Yağmur yağmasa bile, sabahın güzelliğine rağmen içimde bir çisenti var. Bir pıtır pıtır serinlik… Sanki “Şemsiyeni al yanına, öyle kalk yataktan” diyen bir hal. Mutlu, gülümsemeli bir günaydın bile yetmiyor. Elimde şemsiye, üstümde görünmez bir çisenti.
Haberlere elim gitmiyor. Çayın yanına kahvaltı da iyi gitmiyor. Kaldır masadan. El bile sürmedim. Güneş bütün gücüyle “Ben geldim, ben buradayım. Beni de gör” diyor. Ama kusura bakma. Yüreğim de ciğerlerim de henüz hazır değil. Belki başka bir zaman, daha iyi bir “hoş geldin” diyene kadar beklesen. Şimdilik kapıyı kapat, dışarıda kal.
Nereden çıktı bu hoyratlık, bu haller? O kadar korkak değilim aslında. Yine de bir korku var. Korku, bulaştığı her ana ve her duruma bir gölge gibi yayılıyor. Bir karartı… Sanki bir daha sabah bile olmamış gibi bir şaşkınlık.
Üstüne ne alırsınız? Ben almayayım, kalsın.
Dilinin ucunda çıkmayan bir ses. Beynin içinde dolaşan bir şey. Ne kaçtı oraya, ne dolaşıyor? İnsanı ürperten bir şaşkınlık.
Bir kemanın çığan inceliğinde yükseliyor sonra. Bir koşu başlıyor. Rahvan gibi, sonra birden tırıs… Nefes aldırmayan bir hız. “Sakin ol” demeye fırsat vermeyen bir akış. Beynin içinde bir düzen, bir karmaşa. Tam da fiziğin aradığı o an gibi: “İşte bu, burada. Görmemişiz ama bulduk.”
Çözüm diye yalnızlığın makasını uzatıyor biri:
“Al, istediğin dalları buda.”
Ne var bunda şimdi?
Sevmiyor olman, onu koynuna almanı engellemiyor. “Nereden çıktı şimdi bu?” demeni de elinden almıyor. Ama yine de bir kedi mırıltısı gibi sakinleştirecek seni.
Bunca akıllı varken, bu kadar çok hayatın birkaç deliye emanet edilmiş olması…
Belki de korkunun asıl sebebi tam olarak bu.
