
“Gel, çayından bir yudum al. Ben de daralmışlığıma biraz ara vereyim. Derin olmasa bile durup soluklanayım. Sen dert etmezsin, anlamaz gibi yapmayı iyi bilirsin” dediğinde, çayımı elime alıp nefeslerini saymayı bırakıyor, gerçekten nefes almaya çalışıyordum. Geceyi biraz daha katlanılır hâle getirmeye, hiç olmazsa kafamda bir sabah ihtimaline ısınmaya… Döndüm, yatağının dibine oturdum.
Bu gecenin çok eskileri vardı. Dibine kadar olmasa da yaşanmış onlarcası… Artık zor olanlar bize kalıyor, olmayanlar hep “yapsaydık, etseydik” hâlinde kalacaktı. O da biliyordu, ben de. Zamanı uzatmaya yatkın değildi hayat. Yer de zaman da tartışılırdı ama asıl gerçek şuydu: zaman azdı. Özellikle onun için.
“Gidip oralarda seni bekleyeceğimi sanmıyorum. Beklemem zaten. Senin anlattığın masallardaki o güzel adamlar varken seni mi bekleyeceğim? Aklın alıyor mu? Her neyse… Her şey çok güzeldi demek de abes. Yaşandı ve bitiyor işte. Ben sona geldim. Sen ne yaparsan yap, beni artık ilgilendirmez.”
Başımı salladım. Umursamazlığına alışkındım. Kendine camdan bir fanus kurup içine saklanmasına da. Yeri miydi? Tartışılır. Zamanı mıydı? O da tartışılır. Ama başka bir zaman var mıydı? Bu kez hep yaptığımın tersini yapıyordum: karşı çıkmayı, belki hiç gelmeyecek zamanlara bırakıyordum.
“Ben güzel miyim?”
Hiç düşünmeden evet dedim. Niye diye sormadım bile. Belli ki bu konuşmayı çoktan hazırlamış, belki provasını bile yapmıştı. Giderken son sözlerini, son dokunuşlarını ayarlıyordu. Bir elveda sahnesi… Ama burası öyle bir yer değildi. Hiçbir şey sahneye yakışacak kadar düzenli değildi.
Başka bir zamanda olsa, bu an şen şakrak hatırlanabilirdi.
“Arasıra gelip sarılıyorsun ya… Hep sarıl. İzin verdikleri her zaman sarıl. Seninle az dans ettik. Tango çok az… Yine de o zamanları düşünüyorum sen sarıldığında.”
Sustum. “Peki” demek bile gereksizdi. Elbette sarılacaktım. Sarılıyordum. Dansı hiç düşünmemiştim ama artık aklıma hep o gelecekti.
Belki birlikte bile izlemedik. Ama aklıma hep bir dans sahnesi geliyor. Kalabalık bir salonun ortasında yalnızlık gibi bir dans… Sonra “Kadın Kokusu”ndaki tango. Görmeyen bir adamın tüm duygularıyla yönettiği bir yakınlık. İnsan dokunurken bile vedayı hissedebilir mi? Evet.
Başka bir yerde olsak “Sevgiyle vedalaşmak da aşka dahildir” derdim. Ama bu veda değildi. Ayrılıktı. Ayrılıklar böyle olmaz. Biri gider, diğeri gözden kaybolana kadar bakar. Bizimki hiç benzemiyordu.
Sen sakinsin. Çünkü giden sensin. Kalan benim. Nasıl yaşayacağımı bilmiyordum. Dilimin ucuna gelen cümlelerin hiçbiri söylenemiyordu. Bu son konuşma değildi ama en anlamlısı buydu. Sonrası yalnızca başucu sözleri… Bir sona doğru gidiyordu her şey ve ben hiçbir şey yapamıyordum.
Yokluğu alışmakla geçmedi. Orada kaldı. Ortada. Hiç dolmadı.
Çayım soğumuştu. Gözleri “artık dayanamıyorum” der gibiydi. Kendi içine çekildi, yatağına kıvrıldı. Son bir bakış.
Elveda.
