Bisiklet Yarışlarında Rüzgarın Arkasına Saklanmak

Bisiklet turları

Şarkılar daha güzel anlatırdı hikâyeyi. Şimdilerde yapay zekâ “vur beline kazmayı” desen anlamıyor; bele nazik bir dokunuş falan karıştırıyor, hikâye olmuyor, elinde kalıyor. Bir yere yapıştırıveriyorsun, çürümüş sakız gibi. Oysa içinden öyle fıkır fıkır; hani al eline sazı, kendi tıngırdamasın, sen tıngırdat. Edebiliyorsan yap, yapamıyorsan ıslığın gözüne vur onunla, hani içinden geldiği gibi.

Bende bir sıkıntı hep var; daldan dala, bir oradan bir buradan. Bisiklet turları başladı şimdilerde, Volta koşuluyor. Ben biraz düşkünüm bisiklet yarışlarına; daha çok yol bisikleti takipteyim. Jonas Vingegaard iyi bisikletçi, öyle diyorlar. Tadej Pogačar ile kapışıyorlar. Buraya kadar güzel. Hatta çocukluğunda baskı, şiddet gibi olumsuzluklar… Bana biraz daha “tut bu çocuğu, bu adamın olmalı” hani. O nereden bilecek ki? Neyse, ben onun tarafını tutsam ne işine yarar? Bana ne der, senden bana ne der? Yüzde yüz neyse… Yine de bir yere kadar yarışmacı olarak içim ısınmıyor bir türlü.

Sebebi düşündüm, buldum sonunda. Bu benle ilgili bir şey. Onunla ilgisi var ama bisikletin raconunda olan bir durum; ben sevmiyorum, durum o kadar. Hep birilerinin rüzgârına sığınmak sonuna kadar… Hani pehlivan gibi değil, hep birilerinin kollamasında, “hadi sonra ben kazandım.” Hep arkadan iteklenen… “Oku, ödevini yaptın mı? Getir, yardım edeyim. Bak bu kadar basit, anladın mı?” yüzüme bak, “anladın mı?” sorgusu yaşayan çocuklar gibi… Ben ısınamıyorum böyle olunca. Yok, o kadar basit değil anlattığım; bisikletin doğasında var rüzgâra karşı saklanmak, eyvallah, bir yere kadar. Ondan sonra bir süklüm büklümlük, “düz boyu ben yaptım” oldu.

Hayatın bir yerlerinde birileri hep böyle tırmanmıyor mu bir yerlere? Seyretmiyor muyuz onları da? Ve en derin yerinde kollarını kaldırıp finişten geçme anlarını bize “bakın” diye göstermiyorlar mı? Bir alkış, içten gelmese bile.

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir