
Sonsuz, ne kadar alakasız bir sözcük. İçinde barındırdığı kavramı bile beynimiz bir yere kadar, o da tarifte ne varsa ondan bir sonrası algısı, anlıyor. Ne ile tarif edilirse az kalıyor, çok kalıyor; yokluğunu bile bir yerlere sığdıramıyoruz. Sonsuz küçük… Elimizde ne varsa, mm mesela… Yine elimizde ne kadar sıfır varsa virgülden sonra hepsini koy; o bile sonsuz… Sen sonsuza en yakına kadar elinde ne varsa denildi ya, sonrasında mm de; o bile sonsuzdan sonsuz küçük bir büyüklük, yanlış, sonsuzdan sonsuz büyük bir küçüklük.
Büyüklükler içinde böyle bir denklem; bir ışık yılı denilip aynı denklem sıfırları bu sefer sola alıp “Kim tutar seni?” bırakılıp aynı yere olmasa bile beynin başka bir yerine hop, orası da şişti pişti. Görebildiğimiz ne? Big Bang olduğunda biz orta bir yerde olsak, hala oralarda bir yerde duruyor durumdayız desek; kaç yıl olmuş, yaklaşık on beş milyar yıl. Sağa bak on beş, sola bak on beş, ileriye bak on beş, geriye bak on beş; yani görsek görsek otuz ışık yılı uzağı anca göreceğiz. Tepeye bak, aşağıya bak otuz… Otuzdan sonra sonsuza varmaya, sonsuz eksi otuz kadar daha sıfır var elimizde.
Bunu az bir şey kolaylaştırsak matematik olarak; on üstü onlara, üstü onlara, başka bir sonsuz üstü sonsuza götürsek.
Bunları ne diye kafama aldım, karıştırıyorum kafayı böyle? Dünyayı anlamanın da anlamamanın da bir yolu bu. İşte bilmem kimin şu kadar doları, altını, fişmekanı varmış. Varmış; saymış mı, sayabilmiş mi? Saysa saysa ömrü bırakın sonsuzu, şimdi başlasa birkaç milyar denilince yetmiyor saymaya. Bakmayın; kaplayacağı yer iki metreküp çukur. Gerisi Rockefeller… Bilmem kaç, ona yakın kalp nakli, böbrek, dalak, karaciğer; hepsi hepsi saymadan gitti zavallı adam paracıklarını. Yine birkaç bile değil, “Dünya benim,” diyordu; iki metreküp.
Sonsuz için beyin yetmiyor; doymuyor da bazılarında, istiyor da istiyor.
