
O kadar hormonlu bir hayatı yaşıyorum, organik olan hiçbir şey kalmadı; bir tek sen anlarsın, o da ne kadarı doğru çıkar belirsiz. Seninle sevdik her şeyi; masalarımızda hep vardın, aynı şeyleri tattık, neredeyse hepsi hormonluydu. “Yok,” dediklerinde daha fazlası vardı; soluduklarımız aynı, hep aynı, maskesiz olmaz, solumayın. Hayatın her anında birlikteydik; aynı kadını sevdik, başka başka kadınlarda değişmedi. Edgar Allan Poe’nun Rowena’sı, Lady Rowena’sı benzeri hayattan geldiler, geçtiler. Hemen geçip giderken ölmeyi tercih ettiler, bir daha olmamayı hayatta… Hayatımda var olmadıkları gelişlerinde Rowena olarak geldikleri gibi, giderken Rowena olarak kaldı, devam ettiler.
Biliyorum, zor bana eşlik etmek; ne zaman, nereye denk gelecek bir sakarlık hep var. Her şeyi ne yazık bile denilemeyecek halde tersinden anlayan… Belki ben baş aşağı yaşıyor olmamdan, onlara tersinden anlattığımdan da olabilir. Ayrıca ne anlatılırsa anlatılsın, içini (anlatılanın içini) boşaltma yeteneğinin çokluğu bize dokunanların… Vazgeçmek hiç olmadı; birlikte orta yerde çırılçıplağız, bize bakan komşu da öyle, o bari üstüne zatürre alsaydı yakışırdı.
Nasıl içinde kelimelerin eskidiğini bilip “Ya işin orta yerinde ikiye ayrılırsa?” korkusu… Lastik patlağı misali; kriko bile yok, yerine takılacak stepne kelime hele hiç… Sayılamayacak kadar ıskalanmış onca kupon yırtılıp atılacak; atma, çocuklara, torunlara bırak, antika olsun. “Aradığın,” dedi, “tek bir gülde, bir damla suda olabilir.” Tilki akşama su içmeye gelir, çıkrık yine aynı şarkıyı çalar; sen de ıslıkla çaldığını değiştir, o re minör sana yakışmıyor, bonundaki atkıya uymuyor. Mahur bir bestede sen bul; belki şarkı bile söylersin.
