
Benim çok yazacağım yok; bilardoda Saygıner kadar topa vuramam, pek iddia da taşımam, aynı bir dolu şeyi iyi bilemem. Dünya savaşlarına meraklıyım; hikayelerine, anlatılarına… Pek tarih olarak değil, hikaye olarak daha aklım yatkın; dinlerim, okurum.
Titanic batarken orkestra hala çalıyordu, dans ediyorlardı; bir efsane bile olabilir, anlatılar öyle. Savaşla ne alakası var bunun? Hürmüz Savaşı gibi savaşlarda Titanic tarzı bir batma olmuyor; ne kadar zarar verirsen… Dünya savaşlarında batırmak; içinde ne varsa, öncelikle personel yani ne kadar askeri varsa savaş dışı bırakmak esastı. Aynı kurallar savaş teknelerinde bir kural olmalı; ne biliyorsam… “Bilmiyorum,” dedim. Bildiğim mantığın; tekne yara aldı, korsanlar tekneyi ele geçirdi, personeli bir korumalı filikaya alıp hayatta kalanlara özen göstererek, gemi terk ederek başka bir tekneye geçmektir. Korsanlar onca malı ne yapacaklar? Az sonra açık denizde (belki fidye istemesi de var) açık denizde batıracaklar, bırakacaklar; olmadı Somali açıklarında yaşananlarda bu. En sonunda teknede mal mülk savaşı verirken teker teker avlanarak insan ziyan etmemek akla yatkın geliyor.
“Ben değil kedi özledi seni,” misali kalem zorluyor, yazıyoruz.
Nasıl bir hayat yaşıyorsak kalem kadar ben de mutsuzum. Neden bu kadar uzatıp konfor aramaya kalkmak? Yol göstermek ne haddime! Kimseye “Hadi buradan,” demem; desem bile siz benim gösterdiğim tarafa, iyice kontrol etmeden gitmeyin.
