
Mahallenin en ufaklığı… En bilmişi, en ortalık karıştıranı. Bir de ağabeyi var; güçlü kuvvetli, eli kolu kaslı. Kavgada adı geçecek ne varsa elinin altında: falçata, bıçak, değnek… Üstelik kendince bir racon da kesmiş.
Ufaklık önce mahallede gıcık kaptığı üç beş kişiyi gözüne kestirdi. Biraz alavere dalavere, biraz da ağabeyinin ciddi yardımıyla ortalığı karıştırdı. Üstlerini başlarını parça parça etti; epey hasar verdi. Öyle ki bazıları artık kendi kendine üstünü başını yırtar hâle gelmişti.
Bu sefer plan daha netti. Ağabeyini yanına alıp şöyle dedi: “Önce ben kavgayı çıkaracağım, sonra sen girersin. Hem evdekiler, babam falan sana ‘Neden yaptın?’ diye pek çıkışamazlar. Eskiden mahalleliye de sorardık ama şimdi karıştırmayalım. Hatta senin takımda gevezelik edip karşı çıkacak olanlar var; onlara da gerek yok.”
Gerekçe de hazırdı: “Bak, bu bize vuracaktı. Biz daha bize vurmadan…”
Derken birkaç darbe kafaya indi. Göz, kulak patladı; ortalık dağıldı. Bir dalış, bir girişme…
Giriştikleri kişi mahallenin en eskilerinden biriydi. Kavgacı değildi, pek denk durmazdı; sevilen biri de sayılmazdı. Eli kolu bağlı değildi elbette. O da birkaç yumruk, birkaç tırmalama, bir iki tokat savurdu. Ama elinden fazlası gelmedi.
Sonunu biliyoruz desek yeridir.
Peki bu ufaklık ve bu ağabey daha nereye kadar?
