
Bugün, bugünlerde her şeye bir özlem başladı. Ne görsem istiyorum değil. Bir film seyretmek istiyorum; sessiz, sakin… Kimseye tavsiye etmedim “seyredin” diye. Başlarken ve biterken içindeki sakinliğin, temizliğin ne kadar ne olduğu hiç umurumda değil; bana çok temiz duygu olduğu hissini vermişti hep her seyredişimde. Yine aynı duyguyu duymak istiyorum; sessiz, sakin, ben ve ben… Belki ağlarım bile.
Ne kadar sessiz başlar ve ne kadar sessiz biter; insana bir dinginlik, bir ferahlık verir limon kolonyası misali Notting Hill. “Aşk Engel Tanımaz” Türkçe adıyla. Julia Roberts, Hugh Grant başta ne kadar gerçekçi oynamışlardı; daha doğrusu oynadıklarının ne kadar gerçek olmasını istemiştim, istemiştik diyemiyorum. Seyrettiğimde o kadar özlenecek bir film gibi gelmemişti.
Aynı duyguları Narayama Türküsü (The Ballad of Narayama)… Gerçek duygular insanlara aktarılabiliyormuş, anladım. Onu da özlemişmişim.
Bunlar olunca bazı duyguları arıyor insan; aynı duyguları… Aynı olmasa bile az bir eksik dozu olsa bile yeniden aynı tadı alabilmeyi özlüyor insan. Belki sadece “ben” diye düşünüyorum; değil, çoğumuz arıyor aynı duyguları yaşamayı.
Bakmayın; yaşanmışlıklar yaşanmış kalıyor, onlar geri gelmiyor. Bu, zamanın döngüsünün olmayışının, geri gelmiyor oluşunun bir şartı. Oysa duygular, hisler yaşandığı yerde ve şekilde olmasa bile aynı olabiliyor.
Beyniniz neden eskiyi taşıyor olabilir sizce? Sadece “ders al, bir daha olmasınlar” mı var anılarınızda? Yaşanmışlıkların duyguları yok mu? Sevdikleriniz artık olmasalar bile yanınızda, sevmekten vazgeçtiniz mi? Basitinden bir fincan kahve, kırk yıl ne dersiniz; aynı lezzeti damağınız hatırlamaz mı?
Annemin yemekleri… Sadece damak mı hatırlayan? Beyninizde başka bir duygu kalmamış mı?
Özledim, hem de çok özledim. Ben vazgeçsem hafıza denilen dipsiz bucaksız kara delik, aldıklarını hep istiyor.
