
Her anın bir değeri, bir bedeli ve bir nedeni vardır. Önceden, çok önceden hazırlanmış; “tam cuk oturdu” denilecek diye planlanan anların ve zamanların çoğu nedense hep biraz kayar. Bir türlü tam olması gerektiği gibi olmaz. Olsa bile istenildiği kadar kusursuz değildir. “Cuk oturdu” dediğimiz anlar nadiren gelir. Bazen biraz oturur gibi olur, kabul görür. Ama gerçekte tam anlamıyla yerine oturan anlar neredeyse yok denecek kadar azdır.
Peki gün batımlarını neden severim?
Belki de bir gülü hatırlıyor olmak… Ne olduğunu yeniden merak etmek… Size de öyle gelmiyor mu?
Sadece o da değil elbette. Bunun için psikolog kanepesine uzanmama gerek yok. Anıların en güzel zamanları vardır. Yalnızlığın en cıvıl cıvıl, en renkli anlarında can dostlarla birlikte günün batışını seyrettiğimiz zamanlar… Tadı eskisi kadar güçlü olmasa da yine de damağımıza dokunur, insanı mest eder.
Bir de aklıma hep Melekler Şehri filmi gelir. Birkaç kez izlemiştim. Gün batımında meleklerin bir araya gelip o anı seyretmeleri vardı. Belki biraz da ondan… Biri yazmış, biri oynamış, olur mu diye sorabilirsiniz. Ama neden olmasın?
İnanmak isterseniz inanırsınız.
Ben görmesem bile, büyük ihtimalle görüyorlardır diye düşünürüm. Sessizce, sakin bir şekilde gün batımını seyrediyor olabilirler. Birlikte güne “güle güle” diyorlardır.
Belki onlar da bir şey görmüyorlardır. Belki sadece bir şey hissediyorlardır. Benim gibi… Belki de yalnızca giden güne duydukları saygıdan.
Bir de gülün hali önemlidir. Koyun gülü yemiş midir? Rüzgâr yapraklarına dokunmuş mudur? Kibri hâlâ yerinde midir?
İnsan merak ediyor.
Binlerce soru…
Gün bitiyor ama sorular yerinde duruyor.
Sizce o küçücük gezegende ne olmuştur?
Acaba gün batımları orada buradakinden daha mı güzeldir?
