
Hadi yeni baştan toplanın aynı masanın etrafına, ben yokum, ben yokum gibi davranın; ardımdan pek fazla laf etmeyin, duyarsam, hissedersem alınırım. Pek öyle sevmeden seviyor gibi yapmayın; biliyorum, öyle içinizden gelmeden el yordamıyla yapar gibi yapmaları gözümden kaçmaz demiyorum, pek dikkatli biri değilim, gözüme takılırsa görürüm. İşte o zaman hin bir kafa bana öğretti; adı lazım değil, gördüklerini, duyduklarını, görmediklerinin, duymadıklarının çok azı say, öyle düşün.
Masanın başına kim geçecek, karar verin. Anılar “ben baş köşeye” diyor; yok yavrum, senden daha eskileri var diye başa geçme diyorum. Az sen şöyle dur, bakayım Tezer Özlü ne demişti; dediği o kadar şey var, aklımda olanı “her var oluş kendi ölümünü getirir”. Belki öyle dememiş olabilir, Almanca yazardı çoğu; çevrilirken böyle çevrilmiş olabilir, ben aklımda böyle tutmuş olabilirim. Yeniden okumayı çok özlediğimi anlıyorum şu an. Her neyse, dilimden bir kaza çıkmadan hayallerim sen masa başına; hadi artık, öyle süklüm büklüm, kırık çarpık çurpuksun, anlıyorum, acele etme yine de baş köşe senin, tamam. Anılar onun soluna; sağ daha mı statülü, yahu statü benim. Hem anıların sağı terstir, elinin tersinde kalma pek; yaşanmışlıklar, sen sağa. Hayallerin elinin altında ol, elinin tersinde; hem de senin az vukuatın yok, denk dur sofrada. Karşı baş köşe, hayatımda hep var olanlar, onlarsız olamadıklarım, baş taçlarım; benim yanımda bana destek, onlar hep varlar, masanın her yerinde aslında. Onlarla var oldum, onlarlayım. Onların soluna can dostlar, hem de ne dostlar, sokulup koynuma bile. Sağında geleneksel oldu; varlıklarını hep sevdiğim, var bildiklerim, benimle yol yürüyenler, onların değerleri. Okuduklarım, yazdıklarım, aldığım dersler, alamadığım, hâlâ bilmediğim onca şey; hâlâ yeri doldurulmamış, çözülmemiş sorular.
Her gece Bodrum’da sevmiştim Selim İleri’yi; hayal kırıklıklarını anlatışı çok hoşuma gitmişti o zamanlar. Aynı hayal kırıklıkları benzemiyor yaşadıklarıma, yazdıklarıma bir beceriksizlik; zaten sonradan onun kalemi de bir başka yol dedi, çıktı patikadan, ben hariç herkes sevdi o yolu. Didem Madak “çiçekli şiirler yazmak istiyorum” diyordu; bana da pek nasip olmadı çiçekli böcekli bir şeyler yazmak, yazmış olabilirim, o kadar az ki. Masada daha çok yer olmalı; var yaşanacak onca acı, güzel anlar, hepsi sıradalar. Bir otursalar yerlerine, bir de arkadan fısıl fısıl konuşmasalar, ana sınıfı talebeleri gibi gevezelik etmeseler boş boş.
Nasıl bir özlemişlik; her ne varsa kucaklayıp Can Baba’nın Datça’da masası gibi şenlense bir an. Can Yücel değil, Datça’da çok Can Baba vardır, bu bizim Can Baba.
Off, kalkın masadan hepiniz; daha masayı silmemişiz, tozlu. Sonra yine oturursunuz, daha çok gelecek var masaya.
