Kötülüğün Geometrik Büyümesi

geometrik-sekiller

Yazmayacağım sanıyordum, yüne bir şeylere denk geldim. Kalem de benle becelleşmeyi bıraktı, “Tamam yaz gitsin,” kalem hadi derse durulur mu? O önden, ben peşinden yazıp duracağız; boşuna mürekkep, kağıt israfı… Yola koyulalım biz yine; israf israf sakınacak durumda değiliz zaten. Üstünde “tükenmez” yazıyor, tükenir… Söylemiyorum, pek dillendirmiyorum; sıcak su torbasının üstünde de yazar hep: “Sıcak su koymayınız.” Hani bir şey olur, patlar filan, “Bizi dava edemezsiniz,” anlayın. Yine yola kalemi önder edersek nasıl bir dolaşmaca bizimkisi; neyse yola revan olalım, nereden buluyorsak bu kelimeleri.

Kötü olmak… Kötü olmanın ne kadar zor, aynı zamanda ne kadar kolay bir bulaşıcılık taşıdığını; bulaştığında ne kadar kolay çoğaldığını, kütle oluşumunun ne kadar geometrik bir büyüme yarattığını, “daha daha”ların nasıl önlenemez bir hal aldığını ben kaleme, kalem bana, ikimiz kağıda, kağıt da birilerine anlattı elbet.

Kalem başka şeylerden rahatsız olmalıydı; başka kalemlere, başka eşyalara yapılanlardan… Onun peşinde olmamın sebebi, 1974 yılında yapılan bir performansın hatırlatılmasıydı: Maria Abramoviç deneyi, performansı… Defalarca “Acaba aynısı mı?” diye kafa yorduğum, yoruluyor kafa… Defalarca gördüm mü bunu, aynı deneyi defalarca yaşadım mı, yaşıyor muyum? Kötülük bu kadar coşkuyla yol alırken iyilik, iyiler ne zaman, neden zamanında değil? Ne oluyor da sonuna kadar bekleniyor, ne bekliyor iyiler? Sona kadar değil daha ileriye gidip hiçe kadar… Neden bu kadar hani hep duruyorduk (kendimi de katıyorum) seyredip bekliyoruz? Acaba kim önce Abramoviç’in gözyaşlarını silecek? “O kadın, o yaşlı kadın aramızda ya yoksa… Ya evde yoksa,” şarkısında olduğu gibi, ya orada yoksa? Zaten çoğu zaman yok; seyredip devam bizdeki, sonuna kadar.

O kadının gözyaşlarını silmesine kadar, o ana kadar onca cesaretsizlik… Sonunda evet, korunmaya muhtaç insanın korunmasına artık gerek duyulmayacak ana gelinceye kadar korumamak… Koruyamamak değil, korumamak. Burada içimize sindiremediğimiz, yine de var olan o “Bakalım ne oluyor,” seyir zevkine mi bırakmak kendimizi? Nasıl inşaat makinalarını umarsızca, zamana acımadan seyrederiz; aynı, tıpkı onun gibi mi? Ne merakı, beklemek bir şeylerin… Korkusu desen, defalarca olduğu gibi yapanlar yüzüne bile bakamadan… Orada öyle olmuş bir kaçma, utanma performansı, karşıt performans hali… Bir anda ortalıktan yok olma, yaptığına sahip çıkmama, çıkamama… Nedeni niçini sorulsa bile bir savunması kalmama haliyle hani o “Kötülük geldi geçti, bulaşıcıydı, bulaştı bana da,” bile demek gereğini bulamadan yok olmak. Utanma pek kolay elde edilecek bir duygu olmuyor yapana; utanma duygusu olsa zaten yapmaz.

Kalem, kızgınlığıma sonu pek hayra gitmeyecek o da biliyor, yavaş yavaş fısıldanmalarıyla: “Hadi bırakalım başka sefere, başka zaman; al eline çayını, tamam buraya kadar, bundan sonrası…” Hadi al bir yudum; sende bende bırakmasıyla, sağlıcakla.

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir