
Neden bunca çaban? Ne kazancın var? Beğenilmek… O da değil. Beş benzemezli bir kafa… Sende niye zorluyorsun bir şeyleri? Neden seni huzursuz eden ne varsa sende kalsa? O kadar soru, o kadar sorgulama sadece senin olsa… Bir yerlere, bir şeylere, özellikle “insan” denen makinanın bir yerlerine çomak sokmasan mecazen; yoksa kimseye, bir yere, birilerine fiziken bir şeyler yaptığımız yok.
Kendini merkeze alıp merkezkaçla dışarı çıkıp bakabilmek kendine… Dışarıdan “Kim ne dedi?” demeden, kendine ne diyeceksen, ne gerekiyorsa yapılması gereken; ne eksik varsa kafanda, bir yerlerinde ne varsa… Kamburun, körlüğün, şaşılığın, kelliğin… Ne getirdiysen, yükün neyse geçmişten; senin ne varsa heybende… Yediğin, yemediğin, aklına takılan, takılmış olan… İçinden ne geliyorsa, gelmiyorsa bir şeyler; yatıp yuvarlanmak hiç zevk vermiyorsa, yine de “Daha iyisi o olmalı,” diyerek kendini ikna etmeye çalışıyorsan ve oradan sana uzanan bir el bile olamıyorsan, pek samimi olmak işine gelmiyorsa kendinle; yine de “Bak ne diyeceğim sana,” demek içinden geliyorsa…
Bir yerinden tutabilmek ipin ucunu kaçırmadan, savrulmadan kalmak… İpin ucu hep bir mesafe, bir yer gösterici, bir “Aman ha!” uyarısı… İlerisi batak, çamur… Kendine ettiğinin daha yoğunu, kıvamlısı, içinden çıkılmazı… “Vazgeç” uyarısı bir yere kadar; “Buralarda gez, toz, saçmala; aklın sende kalsın.” İkide bir “Kalk gidelim” ayaklanmasında, “Otur yerine” uyarısı sende.
Sırf bu yüzden elde avuçta ne var; akıl yolunda harca, bitir. Aç avucunu, yenisi gelir bereketiyle… Yazıp çizip kendine “kendin olma” dersi, öğretisi bizimkisi.
