
Yine aynı yere geliveriyoruz; dünyayı seviyoruz, o başka bir yerlerde temiz olsun, temiz dursun… Beş dakika “anne terliği” eğitmesi, “Yeni sildim basma!” bağırtısı… Hemen kirleniveriyor; daha temiz olduğunu görmeden, mürüvveti aranır gibi “Bir denk dur, bir yerinde dur,” yalvarması bizimkisi. Hani eskiden “yaramaz” derlerdi, şimdilerde “afilli” kelimeler türetilmiş çocuğa; aynı, nasıl denilirse.
İnsanın bu kadar kirli bir dünyada temiz bir yer araması… Temiz bir oturacak yer, mendille tozu alınacak halde bir temizlik, o da. O kadar çok yalanın üstüne basmadan adım atılmıyor hali her şeyi değiştiriyor; içine katkı maddesi az katılmışlıklar arar oluyoruz. “Dürüstçe yok,” dediğinde; yok değil, az hani, biraz “O kadar da olur,” kabulü bizimkisi. Arkasından sorulduğunda, “Nasıl bilirdiniz?” dendiğinde; az bir şey saydığımızı “İyi bilirdik, helal olsun”a denk getireceğiz yeri geldiğinde.
Böyle bir dünya olmamalıydı… He sahi, olmasa olurdu da sen, ben, biz denk durabildik mi, durabiliyor muyuz? Taşınır taşınmaz menkullerin yerinde değerlerimiz vardı; yanımızda, içimizde taşırdık. “Ben, biz” derken en önde bunları sürerdik, gösterirdik; “Yoksa hepsi gider,” derdik, “Bunlar kalır bize.” Bilirdik; yıkılırdı kaleler, yerle bir olurdu her şey, yine de olur… Korku kaybetmekten olsa; kimse kimseye, her şeye, hiçbir şeye… Olsun, o zamana kadar hiç olmazsa ben benim, bizim olsa ne var? Emeğin en değerli olduğu zamanlardan geldik buralara; ektiğimiz diktiğimiz bizim, bizlerin gözbebeğiydi, değerliydi. Hep vardı, olacaktı; kalmadı.
Pişman mıyız? Onu bile olamadık.
