Sayılamayan Zamanlarda Kalmışlık

Sayılamayan Zamanlarda Kalmışlık

“Artık seni tanıyamıyorum.”

Böyle diyordu. Zaten hiç tanışmamıştık; öyle kalmıştı elimizde yaşam. Tren rayları gibi; aynı yöne, aynı tarafa bile giden olmayan, karşılıklı, ortasında kocaman alanların olduğu, traverslerle bir yerlerde iletişim kurulduğu zannıyla duran, tren geçtiğinde titreşen, titreşmesini aynı sanan bir tarzdı bizimkisi.

Bir başkalığı; aynı yöne bile gidemeyen, aksi yönlerde, aksi yönlere bakan gözleri olan… Neden acaba diyerek sorgulanmamış zamanları, kurcalanmamış; nasılsa burada konumlandırılmış olmanın iz bırakmasıyla, algısıyla öyle yaşanmış duruşlar; zamanları bile saymayacak, sayılamayan zamanlarda kalmışlık.

Artık işe yaramazlığa düşünce, pas tutmaya, geçilmeyen yol olmaya başlayınca; nasıl bir korku ya giderse?

Ve zamanı daha gelmeden gitmeler; hoşça kal. O kadar da kolay olmamalıydı. Ucunda ne olduğunu sadece bilmek; oralara ulaşmak, oralarda var olmak, tanık olmak; oradan oraya gitmelere, varmalara, ayrılıklara, kavuşmalara özenmek hep ve orada olmak, o anlarda olmamak.

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir