
Yine yağmurlu bir sabah.
Bir tren yolculuğunun Haydarpaşa’da biten sonundan hemen önce, Ayten’le “Bu Sabah Yağmur Var İstanbul’da” şarkısını mırıldanışımız geliyor aklıma. Şairin üzerine şiirler yazılmış Ayten’i değil, bizim Ayten’i. Yağmur da tam yağmur sayılmazdı, ince bir çisenti yalnızca.
Başka bir sabah, yine yağmur. Ara Malikian’dan kısık kısık “Ay Pena Penita Pena” çalarken yağmur da sese karışmış, aynı kısıklıkta bir günaydın demişti sanki. Kemanın en yükseldiği anda yağmurun “ben de buradayım” der gibi sertleşmesi…
Sonra yine katlanılması zor o hâl: adam olmak. Biraz sonraya bırakılmayacak, bırakılamayacak onca iş varken “neyin keyfi şimdi” deseler haklılar; kırılınmaz, alınganlık hiç yeri değil.
Sanki günün elektrik parası ödenmemiş de mum ışığına kalmış gibi karanlık. Eline aldığın kitap, “bugün başım ağrıyor, başka zaman” telaşıyla elinden kaçacak. Birazdan sayfaları karıştırıp nerede kaldığını ararken vazgeçip masaya bırakacaksın. Sırtını döndüğün o an yaşandı ya da yaşanacak.
Çayı al eline, sonra bırak, o da soğusun. Denizin kıyısına bakalım; bu sabah kıyıya ne bırakmış…
Merak işte…
