
Hep aklımda bir denk düşürsem, vakit bulsam, kahrolasılığı da bir kenara bıraksam şu kimsenin sormadığı soruyu sorsam; önce kendime, sonra elaleme. Olmuyor, yine önce ben cevap veremiyorum. Diğerleri daha sonra, onlar da cevap verememe hakkını kullanacaklar. Niye ben, niye biz?
Soru basit, hesap kitap ortada. Başıma gelenler onca yaşanmışlıkta kader demek, kabul. Kader neyim eksikte bu kader, benim kaderim. Hesap soramam, sormam tabii; yüksek, en yüksek makam ne derse o, oraya kadar eyvallah. Yine de aklın bir yerinde bu kadar seçilmiş kul olmanın da mantık aramadan bir hali, bir sorgusu “neden hep ben” akla takılıyor. Hadi ben neyse, Güney Asya’da benden daha daha olanlar; neyse onlar bir daha gelecek, o sefer bir başka katta piyangosu ihtimalini taşıyorlar.
Sadece kader demek, benim gibi aklı yarım olanların, yarı kafası eksantrik çalışanların anlaması için yeterli olabilir, yeterli zaten. Onca akıllı, onca öngörülü plan yapıp hep birlikte, hani bir kaç olsalar neyse, binler, on binlercesi; herhangi yaşadığım bir derdimi yaşamak bir tarafa, hissetmek bir tarafa, duymamış bile olabilirler. Duymamış olmaları yüzde bin beş yüz; hani ben öyle derim hep, yüzde bin beş yüz.
Manda kaymağının üstüne reçel sürülür mü? Sen olsan düşünür müsün, ye gitsin hem telaşla üstüne üstlük bir lokma daha, tabak sıyırma. Benim de hastalığım, tabakta bir şey bırakmama. Ne dertlerim var benim de, demek ki kaderim böyle.
