
Hayat tamamlanmışlıkları o kadar dert etmez; boş su bardağının nerede olduğu pek umurunda olmaz. Masanın üstünde aramazsın; yarım içilmiş su bardağını arar, sorarsın. Tıpkı ilişkilerindeki gibi… En çok aradıkların; daha gençliğinin bitmemiş kısmında kalmış olan dostlukların, arkadaşların… Bitseydi gençlik o sıralar, bir şeyler hepten sona erseydi; lise, üniversite arkadaşlıkları uzun senelere gitmezdi, asker arkadaşlıkları biterdi, aranmazdı, sorulmazdı. Ne yarım kalmış olabilir? Bitti okul, bitti askerlik, bitti… Oralarda kimsecikler kalmadı, herkes başka başka yerlerde. Nedir aranan, nedir devamı sorgulanan, devamlı sorgulanan? O yılların en derin anlarının tadı belki… Belki bıraktıkları izler… Yaşanması gereken, yaşanmamış olanlar… Fazladan yaşanıp duygusu daha yerine oturmadan “Hadi size güle güle,” denmiş olanlar… Hikayesi bitse bile “Bir dahası olsaydı iyi olurdu,” keşkeleri içinde taşıyanlar…
Ne uzattın! Hayır, yarım kalmışlıklar dostluk, arkadaşlık değil; aynı şeyleri paylaşırken, “Aynı paylaştık,” diye düşünülenin, “Benim biraz daha, hani bir dilim bana daha az,” gibi gelmişliklerde ruhun yarım kalmışlıklar olarak değerlendirdikleri… Aynı yolu yürürken bırakılıp tekrar… Hani biraz da hırsla, “Benimdi, bana aitti,” bırakılmayıp, “Sen biraz otur, bu kadar yeter,” denmiş olanlar nasıl insanın içine oturuyor olmalı ki bir gayret, bir hırs… Yetmiş yaşında kazanılmış üniversite hikayeleri böyle bir şey olmalı. “Ne anlatıp duruyorsun, ona ukde derler,” diyenleriniz vardır. Ukde; içinde ukde kalmak, yaşanmamış, yaşamamış olmak, yaşansaydı kurulmuş hayalleri olan, olmamış olmalar…
Belki bir yerlere daha çok dokunan (atlamamış olalım bunu) tetikleyen bir özlem duygusu da olabilir, olmalı. Güzel bir insani duygu özlem; var olduğu yer biraz çiçekleniyor, hüzün taşıyor. Bakmayın, vücudun zevk kadar sızıya da ihtiyacı olmalı ki o sızı biraz… Birazı ne, bazen bayağı hoşa da gidiyor gibi.
