Kapanmış Yara İzlerini Usulca Okşayan Hüzün

kapanmis-yara-izlerini-usulca-oksayan-huzun

Bir şarkı sözü sizi taşır geçmişe; şarkı da eskidir, söyleyen sanatçı eski, şair o da eski… Birinden biri gider; kendi kendisine artık seninle devam etmez olmuştur, devam eder. Yağmuru anlatır, Eylül’ü anlatır; bir gülüşün izini ararsın satır aralarında, anılarda.

Anlattığı senin olan değildir; sende bıraktığıdır. O sıralar yüreğine açtığı yaradır; şimdilerde kapanmış dediğin yara izini okşarsın. Bir sızısı bile yoktur; nereden çıktı bu hüzün? Yaşarken verdiği acının sönmüş ağrısı mıdır seni bir başka yere taşıyan, başka zamana? Kalleştir, kurşun yarasıdır; nereden geldiği bilinen, gelmez denilen, sırtını döndüğün tam da oradan…

Tam bu anda aradığın yağmurdur; ateşi, yangını söndürsün, dindirsin sıcağında çölünün… Sığınılacak gibi değil, üstüne bile basılmıyor kumunun; duasına bile çıkılmadan…

Şair der: “Nereden çıktı bu cenaze, ölen kim?” Hep aynı sorular… Nereden çıktı, kim ölen? Yası çoktan tutulmuş, bitmiş, siyahlarından vazgeçilmiş zamanlara bırakılmış… Üstüne toz toprak, bir de bir karış zaman altında kalmış, kalınmış… Çürümemiş, öylece kalmışlık… Yanılıyor olmalı hafıza; üstünde bu yoktu, gülmüyor, gülümsemiyordu. Ağlamaklı gözleri vardı son bakışta; özleneceğini, hatırlanacağını beklemez bir gidişin şirinliği idi zamana, çöle, kumlara gömülen… Bir taşı bile yoktu, “Ben buradayım,” diyebilen.

Nereden çıktı bu Eylül? Daha çok var; yapraklar yerli yerinde, rüzgar gelmek için bavulunu hazırlamamış bile, güneş bütün gücüyle “Ben buradayım,” derken… Nereden çıktı birden, üstelik eski Eylüllere gitmeler şarkının satır aralarından? Üstelik “Gel,” denilen Eylül de o değil; zamanlar bir deste kağıt, çoktan karılmış.

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir