
Bir başkasına benzemek hep ister insan; insan beraber olmaktan, yürümekten genelde hoşlanır, var hisseder kendini. Yaşamadıklarını sanki kendi yaşasa daha mutlu olacak gibi gelir; anlatılanları, başkalarının anlattıklarını hakikat zanneder, anlattıkları gibi yaşanmış diye düşünür.
Çevrenin “dikensiz gül bahçesi” hissi hep vardır. Zaten tek dikenli olmak bir ortamda… Sanki başkaları gibi olmama, gül bahçesinde yaşamama hali üstüne yapışmış; devamlı bir silkinme, temizlenme duygusu verir, öyle yaşatır. Bilmeden, istemeden algının sana yapışmışlığıyla hep bir şeylerden kurtulma, “Ben de siz gibiyim,” hareketlenmesiyle peşe takılma… Bir içgüdüsellik haliymişçesine çokluk nerede, nereye bir telaş… Üstelik “Ben de, ben de,” aksak yürümelere, topallamalara bile bakmadan, bakamadan bir hız; geride kalmak bile acı verir kıvamında.
Oysa kusuru kendinin var oluşuna… Yanlış üretim kazası değil; senin olan, seninle var olan, herkeste olmayan, sadece sana özel, senin olan… Senle var olduğundan sana mal edilen… Kendini kendinle karşılaştırarak “Bak, buyum da var,” diye göstermesen bile bir anahtarlığın, bir kolyen; sana takılana, eline alana kadar senin olmadan az önce diğerleri gibiyken, seninle, senin olduğu için bir başka olana sahip olmak, malik olmak, “Benim,” diyebilmek.
Hayatta var olmayan kusursuzluk, farksızlık… Nasıl sürüde sen sevene kadar, seninle ilişki kurana, “Ben buradayım,” fark ettirmesine kadar sadece sürüdeki koyun olan… Senin şimdi “Benim kınalı koyunum gelmiş,” sevecenliğinde kabullenmek hayatı, kusurları sevmeyi, sevgiyi.
