
Yemek yemeyi bilmiyor olmak; çocuğun, çocukluğun bir olgusu, öğreniyor sonrasında; aç kalacak hali yok. Çatal, bıçakla, kaşıkla, elle, ekmeği bandırarak, yalayıp yutarak… Bir şekilde o karın doyuyor, doymuyor; belki bir şeyler giriyor boğazdan. Kedi, köpek, yılan, tilki, kuş, solucan bir şekilde öğreniyorlar.
Düşünce ve fikir oluşturulması da böyle.
Yaşadığımız dünya düzeninde de bu var. Birinin bu dünyayı hiçbir şey, düzen olmadan, “ne gelirse at kafadan” düzeniyle yönetiyor olması; “Ne varmış, biz yaparız olur,” demesi, denmesi şimdilerde yaşadığımız durum. Koskoca devletler on beş dakika sonra ne olacak fikir sahibi değiller.
Hemen komplo bir fikir; onların işi ne barış ne savaş, varsa yoksa para. Ne vurgunlar dönüyor; o laflara bakıp öncesinde, sonrasında neler kazanılıyor… “Sen anlamazsın, bilmezsin,” duyar gibiyim; olabilir.
Düşünce; kendinle oturup sohbet edip iki laf etmektir. Kahve köşesi sohbeti gibi. Kahvenin de, kahve içmenin de bir adabı vardır, olmalıdır; bir yol yordam gerekir. Yoksa “Tiryakiyim, lop götür,” pek hayra yorulacak durum değil.
Kendi kendinle sohbetin bile bir yolu yordamı, kendine bir adaplı bakışın olması, kendi kendine en azından dinleyecek kadar saygın olması esastır.
Aynı şey kitap okurken, müzik dinlerken, bir entelektüel gelişiminde de sana yol gösterecek, seni bir yerlere taşıyacak şekilde olmalı, öyle tüketilmelidir. Bu kadar kitap, bu kadar müzik, bu kadar bundan, bu kadar bundan… Abur cuburluğuyla ancak obezlik olur, hazımsızlık yaratır.
