Zamanın Karışık Boyutları

Çocukluğun üstüne sinen kokusu ile yaşanan... Daha başında bir gençlik; bir yerinde "Dur, önce şu üstüne başına sinen o kokuyu alalım, sonra sana hayatın öyle hikayelerini anlatacağım, öğreteceğim ve artık sen sen olacaksın... Yine de sen olarak kalamayacaksın!" Belki denmedi... Söylenmeden, söylenmeden o kadar şey yaşandı, yaşanmış ki hesap kitap tutmuyor! Bu bundan önce, bu bundan sonra... Bu böyleydi, bu şöyleydi... Bu buradaydı, bunlar vardı, bunlar yoktu, bunlar hiç olmadı; araya karışmışlar.
Bir yerde, başka bir boyutta bile olabilir... Boyutlar, kitaplar, renkler, anlatılar, dinlenenler... Dinlenenlerde var olanlar, olmayanlar... Yaşanmışlıklar, yaşanmamışlıklar... Birden arkandan bir ses: "Eller yukarı! Hadi be, üstüme komen komen, sen öldün çık!" Ne zaman, nerede, nasıl, ne şekilde avlanacağın... Avlanmak abes, yakalanacağın... O da abes; karşılaşacağın, rastlaşacağın.
Hep öyle olmadı mı? Hep öyle olmamış mı? Yaşanmışlıkların hep bir yerinde: "Sen de kimsin, nereden çıktın?" Bir filmin bir figüranı gibi: "Arkadaş, yeni... Bundan sonra tanışın, bakın bir tanışıklıklı zaman..." Ardından hani Sergio Leone'nin "Bir Zamanlar Amerika'da"sındaki tanışma sahnesindeki önemlidir; "Bu benim amcam" der polise! Hayatın ne kadar kaygan bir zemin üstünde dalga geçilir bir zamanında iki çocuk, iki genç, iki adam, iki insan olduklarını tanımlamak; hayatı bir yerde dalga geçer halde bulmak, kabullenmek haliyle.
Sorgulanacak o kadar ardı ardına geldiği zannedilen aynı zamanların bile olmadığı... Karıştırılmış bir hal; ben önce, sen sonra, ikimiz birden... Anlat bakayım! Denk gelmiyor bir yerlerde; bir araya girmişlikler var zamanda. Ne, nereye, nasıl? Yeni baştan o kadar da olmaz ki! Yalnızlığı iki büklüm bir yerlerde bırakmak, bir yerlere tıkıştırmak...
"Özleyebilsen özlerdin beni" demek var... Rüyalara bile gelmemek nasıl bir hal? Yoruldun mu, yorgun musun? Bir yere sığmış olmalısın, bilirim. Ardında bırakmak istemediğin, bıraktığın onca hatırlanmışlıklar var.