
Yalnızlığın ne olduğunu bilirsin; sesin sadece sana yeter. Kendinle konuşursun, kendinle varsın, kendinsin. Başka kendinler var mı? Onlar da yalnızlığını sırtlayıp bir yere götüremezler. En çok seni sevmeyenleri anlarsın; diken gibi olanları… Kızmazsın; sevilmemenin senin için ne olduğunu bilirsin. Gitmeleri anlarsın; hak vermezsin, anlarsın. Gitmeler senin yalnızlığına demir atar, bilirsin. Tanırsın; başka bir âleme giderken bile bıraktıkları bir şeyler vardır. Kırıntı türü değil, esaslı bir şeyler; vazgeçmesi güç, değerli, artık götüremedikleri, taşıyamadıkları… Değerli, sana emanet değil; onların. Yine dönmeyiz, bekleme, sende kalsın türü bir tavırla bırakırlar, bıraktılar.
Bir yerlere koyuldular; önce çok olunca sokuşturuldular, tıkıştırıldılar. Tozları alınıp nazikçe oldukları yere konulurken, çok olunca çoğu akla gelmez, el sürülmez oldu. Çok fazla hasar görmeseler de çatlaklar, kırıklar, uç kırıkları, altta kalmalar, üste koymalar sırasında döküntü, çöküntü tabii ki oldu. Tamir isterler mi? İsteyeni var, olmaz mı?
Bu kadar malzemeyi yazıyla sadeleştirerek hafızayı bu yükten al; bakalım ıslak bezi, bir sil, ardından parlat… Kurtarmıyor. Üstüne birilerine aktarılacak, bırakılacak pek bir şey de yok; beraber bir taraflara gideceğiz. Olanı içimde kalmasın; kalem, kâğıt, yazı, hikâye, roman ne varsa ağır, taşıması kolay olsun; bir taraflara bırakır haldeyim. Cami avlusuna bırak, kaç; psikolog koltuğuna boşalt, git; dereye kus, at… O da olmuyor.
Bu günler kısa yazıp pek fazla kafa yormak istemiyorum, o da var.
