Yağmurla Gelen Anılar Kalemle Kavgalar ve Ankara

Yağmurla Gelen Anılar Kalemle Kavgalar ve Ankara

Bir daha, daha yine aynı yağmurla gelişin... Sonra birden masadan kalkıp gidişin! Kalem bile yerinden kalkmaz oluyor sen gelince. Saygısında bir yitme yok, olmaması lazım; o kadar gelip o kadar gittiğin... Daha yerini bile almadan, sabah mahmurluğunu atmadan daha birden bir "Hadi bana eyvallah" demeden üstelik!
  
Alışkın olmalıyız, alışamadık; öyle gözüküyor. Alışmak o kadar tekrara, olmuşluğa... Gelince giderken masaya bıraktığın onca anı, bir tomar! Bir de onu ayıklaması bana da zor, kaleme daha zor... Zaten son zamanlarda pek aramızda yok. "Buradan gidelim", "Yok buradan..." Bendeki kararsızlık onu da yıpratıyor olmalı! Silgiyi de pek sevmiyor; ben yazıyorum, ben çiziyorum, ona ne? Gelip ortadan kaldırıyor! Çiz üstünü, ben razıyım; yazdıklarım, yazdıkların bir çizgi altında bile görünsün. Utanılacak bir şey olsa eyvallah; utanılacak ne varsa perde çekilirdi, orada yapılırdı. Şimdi her şey ortada, bir hırçın üstelik! Bir o, bir ben kalmışız. Dost diye edindiklerimiz yıllar var kapı çalmıyor, arayıp durmuyorlar filan... "Sana ne" demek işime pek gelmiyor. Acısını tam cümlenin orta yerinde: "Bak yine sonunu getiremiyorsun" şiştin gülümsemesiyle alay eder bir halde! Yok be, bayağı alay ediyor! Ben hoşgörü filan alttan almaya gayret hep... "Yine mi?" Onu başka başka bir şeyler, dalga geçmeleri... "Yok yahu" demek ne kadar kolay! Masanın üstünde onca anı sadece benim olsa... Okunanlar, bakılanlar, seyredilenler, dinlenenler, yaşananlar... Bir avuç, diğerleri kaleme yük!
  
Alışamadık, alışmadık... Hep bir gitmeler, hep bir gitmeler, gelmeler... Soluk yağmur, sis, güneşsiz zamanlar... En çok baş başa sohbetler, fısıldamalar, gülüşmeler... Kimse duymasın, yalnız bir şeyler sansınlar; kalem ve ben, dedikodular! "Bak aradın, arayacağım dedi, aramadı" orada kalmalar... Başa kalkacak ya oradan bir aparkat! "Boş vermişliklerin can sıkıyor artık, kendine gel! Onca öğüt boşa mı gidecek? Gözünü aç, aklının bir yerine koy, ayır bunları lazım olur, olacak... İvır zıvır onca şey doldurmuşsun!" Kalem bu; açıp ağzını, yumuyor gözlerini, saydır dur!
  
Bir karlı kış gecesinde Ankara'nın, Gençlik... Gelişin... Sen genç değildin, ben gençliği öğrenmemiştim; acemilik benimkisi! Kalem daha yeni; şiir filan, mektup... Aramızda kalsın dedim ya, bilmemezlik diz boyu, her şey yeni bir çizik! Sonrasında bakınca her yer yara bere izleri, hep kalmış... Masanın orta yerine bırakılmış anılar, süklüm büklüm hayata sokulmalar... Bir sıcaklık aramalar kuluçka benzeri, yeni olacak bir şeylere... Ve sonunda yalnızlığı öğrenmeler... Gidişlerden hiç dönmemeler... Gelmeler, dönmeden yağmurla, karla, güneşle, açan çiçekle, koşan kediyle, köpekle, yeni filiz yaprakla... Dört mevsimin beşinde sen olmak, senle olmak! Yine gelmeler, yine bırakmalar... "Bak bu da vardı" hatırlatmaları! Kalem bile kımıldamak istemiyor, yalnızlığıma sinirleniyor: "Ben varım ya!" demeler, ikide bir başa kalkmalar...
  
Yine gel, bekleriz. Kalem yerinden bile kıpırdamadan: "He ya, bekleriz" diyor. Anlarmışsın sen onu…

Bu yazıyı paylaş

Facebook X Threads LinkedIn
#Yaşam