Sarılmaya Bahane Aradığımız O Kısa Hikaye

Sonbahar daha buralara uğramadı. Eylül... Evet, Eylül ne kadar çok tomurcuklanmış aşk taşırdı; hepsinin yaprakları kurudu, toprağa kavuşmayı bekliyor dalında. Sonbaharın, Eylül'ün getirdiği bu...
Şimdilerde bir ağacın dibinde yine böyle sıcak mıydı, gölge mi arıyorduk? Yoksa biraz uzak gözlerden, dokunulmalarımız görülsün istemiyor muyduk? Bir ağacın dibinde oturuyorduk; sen uzanmıştın bacaklarıma. Bir yerlerden Red Rose Cafe şarkısının melodisi mi geliyordu, yoksa öncesinde dinlemiş, şimdi fısıldıyor muyduk hatırladığımız şekilde? Gül bahçesi olabilir mekan... Sonbahardı, rüzgar "Ben buradayım," diyordu. Saçlarının kıvrımlarında bir tomurcuktu; şimdilerde dalda bile kalmamış bir kuruluk, dalda bile kalmamışlık...
Müziğinden mi... Sözleri o kadar güzel sayılmazdı, bir liman barını anlatırdı. Oysa bizim kollarımıza atılmamız için bir sebep olduğundan mı "Bizim şarkımız," derdik? Beraber olmanın bir nedeni olurdu bizim olanlar. O kadar bizim olan şeyimiz oldu ki, vardı ki... Kısa zamanın hikayesi...
Bugün bile bir yerlerden yılını bile doldurmamışlıklar, yıllara gün gün hesap bırakmışlıkları, anılmışlıkları, yazılıp çizilip anlatılmışlıkları... Bir şarkıya takılıp oltaya takılı bir balık gibi; tuttuğuna yazık, küçücük! Oysa o kadar yıl büyük olmasa bile hikayesi kocaman kalmışlıkla...
Çok gülmüş, çok neşeli vakitler olmuştu. Bir yerlerine, anılara "Beni hatırla," diye o kadar çok hikaye kalmış... İzi derin olduğundan belki silinmemiş, hep varmış, hep kalmış. Üstüne ne sonbaharlar, kışlar, baharlar yaşanmış...
Yaz aşkları, onlar ayrı bir rafa kaldırılmış. Bir sonbahar rüzgarına, o kadar şarkıya, o kadar şiire "Ben buradayım," kolyesi takmış; her söylendiğinde, her okunduğunda akla gelir olmuş, öyle kalmış akılda...
Yoksa sahipleri çoktan bu masalları terk etmiş, başka masallara prens, prenses olmuş...