Kurosawa Sinemasından Sabah Kahvesine Hayatın Kıvamı

Kurosawa Sinemasından Sabah Kahvesine Hayatın Kıvamı

Kıvam bir değer, ölçü birimidir. Öyle kolay kolay ölçülecek bir durumu, terazisi yoktur. Litresi, metresi, karışı, arşını, milimetresi filan yoktur, olmaz. Belki bir kulak memesi yumuşaklığı gibi... Belki dirseğini sokacaksın "Yanmadı" sıcaklığı gibi tene dokunan durumlar, tarifler olabilir. Benim kulağım çok serttir, hamur sert olur bende; o başka bir şey! İllaki oradan ölçü al hiç değil...
  
Bilginin, tecrübeli bilginin kullandığı bir ölçü birimidir; ölçülebilecek ne varsa ölçer. Kurosawa'nın hep öne çıkardığı, kendisinde az bulunduğu söylenen (dedikodusu benim kulağıma kadar gelmiş bir durum) oysa filmleri kıvam üzerine kuruludur. "Narayama Türküsü", "Dersu Uzala"... Seyrettiğinizde bir ölçü, bir ölçme zinciridir. Seyretmeyenler; güzel filmlerdir, yakaladığınız yerde seyredin derim.
  
Bilgenin bildiği bir durumu kendi yorumu ve durumunu da hesaba katıp "Tamam, burası" denilen yerdir kıvam. Hayatın bir kıvamı vardır; zevkle yaşanacak her dakikası değerli, her dakikası yaşanmaya değer hale getirilmesi gereken... Geçip gittiğinde bir daha hiç olmayacak anı, anları tam değerinde, yirmi dört ayar değerinde, katkısız bir yaşanacak olmalıdır.
  
Bir yerlerde bir şeyleri katıp dolu dolu, lezzeti az, tıkabasa doldurulmuş, boş, lezzetsiz bir yaşam olmamalıdır yaşam.
  
Ne kolay söylüyorsun, ne kolay! Hadi sen yap... Felsefe burada; hani bizim konuşamadığımız, konuşmamamız, bilmediğimiz o kavramlar zinciri neredeyse bunun için var. "Kendini bilmeye, kendine dost olmaya, sevmeye en kısa nereden gidilir, en kısa yolu nedir?" Sorulması gereken bu olması lazım! Oysa sorular; kısa mesafeyi bir tarafa bırakın, sadece "Nasıl, nereden, ne tarafa?" sorularından bile uzak bir sorgulamadayız.
  
Ne varsa hepsini omuzlamış, yük yapmış, nefes nefese bir hamallıkla... Değerini çoktan yitirmiş, kıvamı hiç olmayan; ya kaskatı ya cıvık... Adını, benzerlik rengi, tadı tutturulmamış, görüntü biraz uydurulmuş... Arı konmamış bal gibi bir yaşantıyı sırtlamış gidiyoruz! Sırtımıza o kadar yükü neden aldığımızı da kendimize bile inandıramayacağımız... Oysa inandığımız algı formasyonları, reklamları, propagandaları... "Bize hepsi lazım, hepsi gerekli" inancı, inadıyla sürüklenir bir haldeyiz.
  
"Şu ne demiş, bu ne demiş?" Filozoflar hep birer, birkaçar soruyla "Belki bir ümit kırıtır, gülümser baksan" dürtüsüyle... Hayata bir bak yahu dediklerinden bakınıp duruyoruz. Sırtımızda, belimizde onca yük; bir nefes alayım duvarı aranır haldeyiz, sırtımızdakini dayayıp...
  
Onca yolu gelmişiz; "Şimdi yanlış gelmişin, bak ufukta şurada görüyon mu? Oradan dönüverecedin. Bak al yükünü bırakma buralarda, yükünü de al git! Bak orada bir bilen, bir filozof biri vardır oralarda sor, yanlış gelmişin ne ettin sen?" uyarısı ile...
  
Oysa sadece yürümeyi, yürüyebilmeyi... Kendinle bir şey düşünmeden, bir şey duymak istemeden, sadece duyarak... Kendin ve kendin!
  
Kahve dediğin sabahın köründe tam da bunun için: Sadece sana, senin için... Hiçbir şey olmadan, olmasını beklemeden... Kapı çalmasın, telefon zırtlamasın... "Ne yiyeceğiz akşama, ne yapayım, ne yapacaksın?" sorgusunun cevabı hazırlanmasın! Sabahı içine çek kıvamında bir an... Biraz, birkaç an... Biraz hiç olmazsa, birazcık.

Bu yazıyı paylaş

Facebook X Threads LinkedIn
#Yaşam