
Radyoyu açıyorsun; seni eskiye götürecek bir zaman aracı kulağına geliyor, taşınıyorsun sabahın köründe… Beğenilmek nasıl bir duygu? Ne zaman fark ediyorsun artık beğenilmek sana dert olmadığı anlarda… Şarkı seni beğenilmek için tutuştuğun zamanlara götürdü. Oralarda onun gibi, şunun gibi, bunun gibi olma gayretiyle; “Şöyle yaparsam şöyle, böyle yaparsam böyle olurum; bak onu, şunu, bunu beğeniyorlar beni de…” derken derken… Kendinle kendin arasına koca koca duvarlar örüp kendin olmamaya karar verip eline aldığın (text diyorlar şimdilerde) rol kağıdını, destesini defalarca provalar edip oynamaya başlıyorsun, başladın. Buralara gelince, tiyatroda son selamını verip kulise sana dönünce fark ediyorsun; alkışlar seni senden alıp oynadığın rolü sana yapıştırmışlar, sen o rol olmuşsun.
Rol kalmayıp alkışlar seni sen olmaktan çıkarınca; kendinle bir masada bir şeylerin hesaplarını yapıp, “Artık…” diyerek kendini oynamaya karar vermişsin. Önceleri zor tabii; elinde yazılı bir şeyler var, rolün belli, nerede ne yapacağın belki yüzlerce prova… Nerede ağlayacağın, nerede güleceğin, nerede kafa sallayacağın hepsi kağıdın üstünde yazılıydı, oynadın bitti. Şimdi doğaçlama… Artık alkışlar da yok, umurunda değil.
Kendinle kendin gibi yaşamak zor. Kolay geliyor en başta… Sırtında onca “Kim ne der?” yükü… Bir yerlere bırakıp bir soluk, biraz dingin yürüme… Sonra tekrar hamal semeri derler, onu sırtına alma… Ne zaman o hamal semerini bir köşeye bırakmaya kalksan, “Semerin nerede?” sorguları, “Yakışıyor mu sana?”lar filan… En sonunda semerden kurtuluyorsun; sağlık, ruhsal sağlık bir şeylere el vermiyor. Eski alışkanlıklar kök salmış, koparılıp atılmıyor hemencecik. Neyse, bir yerlerde atlatıyorsun hepsini. Neredeyse yol bitmiş, az kalmışlıkta sen “sen” oluveriyorsun.
