
Çoğu zaman aklı başında olarak bilinen, kendini öyle bilen olarak; fiziğe, Newton’a, kuantuma filan inanan biri… Ben, bazı zamanlar fiziği karşıma alıveriyor buluyorum kendimi. Geçmişe gidişin ne kadar zor olduğunu, olsa bile o kadar pahalı, maliyetli bir olayın başıma gelmesinin ne kadar imkansız olduğunu biliyorum, inanıyorum. Bu benim; bir şaire, bir şiirine, bir şarkı olmuş haline binip zaman tünelinin en dibine, hatırlanan zamanın en olmayacak yerine, onlarca yıl geriye gidip oralarda bir yerde… Elimde bir kadeh, gözümde aynı gözyaşı, aynı duygular… Aynı olmayan hiçbir şey yok; zaman aynı, aynı anları, aynı kanamayı yürekte, aynı acıyı… “Acılar küçülür,” derler; aynı oradan bir yerlere, buralara, bu yaşa gelmenin zamanı… Ne kadar hor kullanırsan kullan, oraya, ilk o günkü sıfır kullanımlı duyguların bir yerlerde soğuk saklanmışlıklarından çıkıp eline aldığın zamanlarda oluyorsun, oralarda kalıyorsun. Sonrasında aradığın arkadaşların, dostların; artık aranmayacak yerlere gitmişler, bitirmişler seninle birlikteliklerini bile. Bir yerlerde olsalar bile “varlar” denilemeyecek yerlerdeler.
Nasıl yanık kokusu aldıysan yüreğinde, aynı koku… “Su dök, söndür beni,” aynı çığlık… O zaman saklandığın onca yer, onca mekan, onca seni okşayan gözler, açılmış “Ağla!” diye bağırlar… Hepsi yok. Yeni baştan yaşamanın onca ağrılı, sancılı zamanları… Yeniden bir vazgeçiş. Bitsin şiir, bitsin gitsin şarkı; artık söyleyenin bile duyguları taşımadan, sonradan bir başka şekil hatırladıkların…
“Elini çek,” diyorsun zamana; “Buraya kadar gelmişken bu kadar yeter.” Bir yerlerde kalan, şairi bile kalmamış, yıllar önce vazgeçmiş gitmişliği bile hatırında.
Zamanın… Yeniden aynı yere dönsen de hâlâ gittiğinde şakır şakır kanayan yaraların varmış; onu öğreniyorsun, biliyorsun.
