
Hayatın inişi yokuşu… Çok gençken yokuş umruna bile gelmiyor; yaş alınca birazcık yokuşları, tepeleri, dağ inişleri vadi sayıp geçtiğin her adımı sayıyorsun. Yaş almak böyle bir saplantıyı yanında getiriyor olmalı.
Bir de aklında olanı bir tutabilsen, yerinde dursa; herşeyi o kadar dert etmeyeceksin. Hep yapamadıkların aklında gibi; hepsini hatırlasan, yine de bir yerlerde “Eksik var, kalmışlık var,” hissi. Nefes almayı, hatırlamayı kar say gitsin.
Buraya nereden geldik? Gençlik, ihtiyarlık, hamlık, yorgunluk değil konu. Hayatın kabullenmesi ile nereden bakılması, bakılmaması gerektiği ile ilgili çıkarım… Belki bir yere kadar hayat felsefesi, yıpranmanın, yıpranmamanın bir şekli. Attila İlhan bir yerinde çirkinliği över şiirlerinde; çirkinliğe, çirkinliğine dem vurur. Oysa yakışıklı denmese bile yüzüne bakılır bir yanı vardır, bir kendine bakmışlığı, özeni vardır. Bunu konuşurken hapislerde, işkencelerde geçen hayatının başlangıç bir yerinde, çirkinliği kabullenmenin kendisini koruma yöntemi olduğunu anlatır hep. Çirkin olmanın, daha çirkinleştirileceğine dair bir korkusu kalmayınca rahatladığını… Ne kadar rahat olunursa direnişin, direnmenin bir kabulüdür onun için.
Hayat güzel olmadı çoğu zaman. Memnun olan çok az gördüm, gördük; desem, “Çok azınız, hayır çoğu mutlu mesut, hayatından memnun, ben çoklarını tanırım, azını bile tanırım,” diyenimiz olmaz. Kısa olmayan uzun zamanlar, uzun aralıklar hep hasarlı, hep yaralı; en azından “Daha iyisi olmalıydı,” fikri var, daha iyisi olsa iyiydi aklın bir yerinde hep.
Depresyona yatkınlık değil; sanki hep fırsatlar varmış, biz varınca yok olmuş hissiyle yaşıyor olmak çok yaygın.
Psikolog koltuğu gerekmiyor bunu ifade etmek için. Onun için bile Hitler, Mussolini coğrafyasında: “Gülümseyin siz mutlusunuz, bak bakalım gözüme mutlu değil misin? Ben senin mutluluğun için neler yapıyorum, bak gözüme. Ben senin mutlu olduğunu biliyorum, sen bilmiyorsun mutlu olduğunu bile…” Olmadı, olmamış, “diyeni” çıkmadı.
Coğrafyayı genişletip daha yüzlerce Avrupa, Asya, Afrika, Amerika diyerek yaygın bir dünya olduğu da var. Açlığın, yoksulluğun, yoksunluğun diz boyunu çoktan geçip boğaza ulaşmışlığı da yaşanıyor.
Burada devreye alınması gereken; hayatın başka bir “dahası” olmadığını bilerek, daha çok yıpranmadan, yıpratılmadan devam ettirebilmek. Yarayı derinleştirmemek adına dezenfektan kullanarak bazı kabulleri elde tutmak, onlara yaslanmak… Çirkin olmak, onu kabul etmek; ne kadar güzel, yakışıklı olursan ol, bulaşacak olanı önceden kabul edip enfeksiyon hasarını en aza indirmek, indirebilmek… Yoksa sigorta olsa bile, iyi yapılsa bile hasar hasardır; darbeyi yumuşak almak, alabilmek meselesidir bu.
Yaş alınca, yaşlanınca alınan hasarların çürüğü çarığı çok çabuk çıkıyor orta yere.
