Bayatlamış Hayatlar ve Yarım Yaşanmışlıklar

Yaşanmışlıklar

Bayatlamış… Artık yenmez, yutulmaz. Dişte de yok; bir tarafından tutup koparmaya, çiğnemeye heves kalmamış. Tadı tuzu yerinde olsa bile alamadığın bir yaşantı. Sende yoktur ama başkalarında vardır, hem de çoktur; döküp saçarlar. Hâlleri de yoktur aslında.

Döküp saçanlar elbette vardır. Yaşantıyı zevkini aldım sanarak tüketirler; tat almadan, bir de tat alanların damaklarında iz bırakma gayretiyle, “al sana” der gibi, hınçla… Üstelik hayatı zehir etmişlikleri de vardır.

Fyodor Dostoyevski Rusya’yı başka anlatmış değildir. Boris Pasternak büyük bir aşkı döküp saçanları görmezden gelerek anlatmamıştır. Ernest Hemingway yazarken hayat başka değildi. Jack London neden doğaya dönüp bakmıştır? Doğaya bakmadığında is kokulu hayatları ve döküp saçarak yaşayanları göstermek için. Martin Eden’da ise daha ileri bir sorgulamayla perdeyi vicdana bırakıp kapatmıştır.

Bunların hepsi yarım yaşanmışlıklardır aslında. Aslan fili dert etmez, fil de aslanı pek umursamaz. Antilop için aslan derttir; peşine düştüğünde bir çırpınış, bir kaçış… Kurtulduysa mesele biter. Biraz nefes alır ve hayatına kaldığı yerden devam eder. Doğada öğrenilmiş korkuyla ömür boyu yaşamak yoktur. Çitaya kaptırılmış her yavru için bir antilop insan gibi ömür boyu yas tutsa, bir daha yavru yapmaya cesaret edemezdi. O yüzden acı silinir; bir dahaki ana kadar taşınmaz.

Bu, insanı insan yapan bilincin bir parçasıdır. İnsan hatırlar, biriktirir, yük eder.

Daha anlatılacak onca şey varken, sonuna yaklaşılmış hikâyeler vardır. Sonuna dair onca uyarı yapılmışken, yeme içmenin ötesine geçen yapma ve etmeler uzayıp gitmişken… Belki de artık oraya varmamak en hayırlısıdır.

Yorum Bırak

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir