Yemeğe Dökebildiğimiz Tuz Kadar Olan Seçimlerimiz

Bugün başka bir gün olabilirdi. Birkaç dakika sonra olsa başka bir evrende, başka bir yaşamda olabilirdin, olabilirdik. Var olmayı o koşamayan sperm olarak hak edemiyor durumunda olabilmek de olabilirdi. "Ne kadar şanslıyız," diyebilmek gerekiyor. Oysa biraz daha sonra gelsek veya biraz önce... Hani her şeyin size ait olma olasılığı olan bir zamanda size ait olanlardan olmayarak... Hani prens, kral, belki hayatı böyle yaşamayı çok başından kabullenmiş bir toprak adamı, insanı olup küçücük mutlulukların, mutlu olunamayacak zamanların mutluluğunu değirmeninde öğütüp az biraz, bir dirhem çıkarılmış zerrelerden çok büyük hazlar alıp gülerek sonlanan bir yaşantın olabilirdi. Hepsi senin o karılan destenin bir kağıdı olarak buralara gelmeden çok önce, belki az önce önüne konmuş; sen bu hayatı, bu yaşantıyı seçmiş (pardon, çekmiş) olabilirdin, oldun... "Hay eline!" desen faydası yok.
Güzel olanın sana, senin masana getirilmemiş olması sadece senin şansın, şanssızlığında olmalı, olmamalı. Aynı karışıklığı, aynı durumu yaşayan milyonların çoğunun sorduğu: Külahına doldurulan dondurmanın onun gösterdiği olup olmaması, tercihinin o olmadığını kime, neden, neye karşılık, nasıl söyleneceğinin hala ortada olmayışı, olamayışı...
Bir ezbere "nani nani" bir ambulans telaşıyla gelip sonra "na na naa" yürüyüşü ile burayı bitirmek gibi bir gelip geçişimiz de olacak. "Nasıl görünüyorum?" sorgusu "na na naa"da kafamızın bir yerlerinde var olacak mı? Yoksa yine çırılçıplak popomuza bir şaplakla "Al bu da yenisi!" denilerek başka bir yokuşa mı yönleneceğiz? Yorulmak sadece burada mı kalacak? Bu sefer yokuş aşağı mı devam edeceğiz? Tercihlerimiz yemeğe dökebildiğimiz tuz kadar; daha ötesi yok.