
Ruhumuzun bir yerlerinde var mutlaka; genetik olarak yerleşmiş, bir türlü atamıyoruz içimizden. Biraz uzağa bile bırakamıyoruz. Yaptığımız her işin bir yerine bir adam sendecilik, bir boşvermişlik… “Yahu bu sefer de böyle olsun arkadaş, bizden öğrenir işi, bizden,” dedik ya… Haliyle yaptığı işe de laf söylenecek hal yok; “Kabul, tamam,”larla geçiştirilmişlikler var işte. Biraz daha iyisi bile ondan olmuyor.
Kurduğun düzenler, yapılar… Hepsinin bir yerinde “Ben yapmam,” denilen küçük, ince eksikler, kısa kalmışlıklar, uzun olmuşluklar… Milimetrik dengelere metrelerce… Toplamında metrelerce işte! Tam da bundan bile denilemeyecek bir bollukta nedenle, bir boşvermişliğin sonunda al bakalım enkazları elinde… “Ben mi, benim mi?” savunmasının sende bir taraftan ruhun bir yerlerine yerleşmişliklerini göz ardı ederek… “Tüh be! Hadi be! Olur mu ya!” hallerine bir şaşırmışlık durumu…
Bir kere de yapılmış, tamamlanmış, mükemmel olmasa bile işlerliği olan, yürüyen… Bir de araya, mükemmel olmasa bile yine bir şeyleri kabul ediş var içinde: “Düzeltilir ne var ya, insan yapısı, o kadar kusur olacak. Tamam, yarın bakarız.” Contası, cıvatası, somunu… Onun olmayan, onun olmaması gereken, az çok sıkılmışlıkları… Çırak, usta, kontrol edeni… Hep bir gözü kapalı yapılan işler. Hayatımızı da hayatı da öyle kabulleniş… Biraz gecikmeler, birazı büyütmeler, beslemeler… Birazların artık bir terazi hassaslığını geçip el yordamı hale kabullenişler. Bakmayın; neden farkı sadece maliyet, sadece kabul edilebilirliklere götürüp mükemmel yaşanması gereken (en azından başkası yok elimizde, bu var) yaşamamızın hep biraz çürük çarık, eksik gedik, “Bitse de gitsek,” haline dönüştürmemiz de hep bundan.
