
Akıl akıl değil benimkisi; bir anda nerelere takılıyor… Hani kayalıklarda balık avlamak için misinayı takarsın diplere; kurtarmaya yarı zaman, avın kurtaramazsın, yenisini atarsın, o da takılır. Kurtarmakla uğraşırken zaman biter; koparır dönersin. Yarın yine aynı yere atıp, takıp gideceksin, “Balığa çıktım,” diyeceksin.
Doğmadan az önce (tabii hayatının başrolü sen olduğundan) yaşayacağın hayatın senaryosunu sana uzatsalardı kabul eder miydin? Önce daha kapağını açmadan klimalı bir karavan isterdim; şimdilerde bayağı işe yarardı. Soyunma odasında bir duş… Daha okumak için bile bir gayretim olmadan, “Zaman ben bir okuyayım,” derdim, “Haber veririm.” Neredeyse bir beş on yıl gecikme bayağı iyi olurdu; şimdilerden beş on yıl daha genç… “Kim yönetecek?” sorulmaz tabii, sormazdım. Teklifi geri çevirmek, o da pek işime gelmezdi. En alt tabakadan bir Hintli, onca dert… Ya Afrika’da arslanlarla köşe kapmaca oynama figüranlığı? Orada anlamış olurdum, bana gelebilecek en iyi rol bu olmalı. Yoksa bilmem hangi ülkenin hangi prensi, hangi holdingin hangi kalantor, beşikleri altın kaplamalı başlayan filminin şımarık oğlanı… Bana göre değil, olmadı zaten. İçinde bolca kötü adam olması… “Kötü adamları azaltın, o kadar çoğuyla uğraşamam, birazı yeter zaten.” Bir de kellik biraz gecikse, erkenden hani… Boy pos, biraz daha yakışıklılık yeter gibi, biraz daha olsa fena olmazdı. Bir de aşklar… Öyle bitmese, öyle gidivermeseler, bırakmasalar, öyle bir yerlerde kopmasalar… Güzel bitse birkaçı bari.
“Ya bu rol bana göre değil,” desem, başka rol de yoksa, “Ben gelmesem, oynamasam, hiç rahatımı bozmayın,” diyebilir miydim?
