
Son bakış.
Adını yıllar önce koymalıydık. Orada, o anda o anıya bir isim verilseydi, sonradan akla gelmesiyle yerleşen o gerçek yalnızlık duygusu bu kadar kökleşmeyecekti. Altına bir minder koyabilseydik, izin verseydin, belki de bugün hâlâ yerinden kalkmayan o çökmüşlüğe, o kalmışlığa zemin hazırlanmayacaktı. Ama oldu.
Bir hayalet filminin sonunda ışığa yürüyen sahne gibi, Anna Karenina’da kararın belli olduğu son satır gibi, Stendhal’in Kırmızı ve Siyah’ında sona yaklaşan o an gibi, Flaubert’in Bovary’sinin bakışı gibi denebilirdi. İçine biraz korku ve şaşkınlık karışmış bir anlatım da kurulabilirdi. Ama kurulmadı. Silinir sanıldı, zamana bırakılırsa uçar gider diye düşünüldü. Leke çıkarıcı reklamlarına inanır gibi inanıldı buna. “Ah şu şarkılar” deyip geçildi. Çoktan dert edilmez hale geldiği sanıldı. Yıllar öncesine bırakılmış, hurda bir traktör değersizliğine terk edilmiş bir hatıra gibi görüldü.
Casablanca’nın “Tekrar çal Sam” cümlesine bile gerek kalmadan, bir daha çalınamayacak hale bilerek ve isteyerek sokuldu. Bölük pörçük hatıralar bile saygıyı hak ederken, “sen şöyle geç, sesini çıkarma, ağzından tek kelime duymak istemiyorum” denir gibi bir itilmişliğe dönüştü. “Uslu uslu otur” denilen bir çocuk gibi, hafızanın kıyısına bırakılmış kırıntılar kaldı geriye.
Belki de en büyük ihanet buydu. “Tekrar çal Sam” dememek. Oysa o bile daha güzeldi.
