Trenlerle ve Fado Şarkılarıyla Hatırlanan Eski Anılar

Bakma seni hep gidişinle, trenlerle, şarkılarla, fadolarla, danslarla, loş ışıklı kafelerle hatırladığıma... Sırf onlarla var olduğun, soğuğu sevdiğin, ayaza bayıldığın... O kadarı bile sana, seni kısacık anlatmalarda dahi sanki sadece onlar ve sen... O kadarmışlıklara denk getirilmiş gibi.
Kalemde aynı mırıldanma, aynı hayıflanma: "Hiç bakmadın mı gözlerine? Saçlarını parmaklarının arasına almadın mı? Kokusu bir yerlere sinmişlikler olmuyor mu? Bir yerlerde el izi, kimliği, bakışları kalmamış olabilir mi?" Kar altında gece yarıları dolaşmak, üşümek eyvallah! Fısıltıyla sesini çatlatmadan kırgınlıklarını, özlemlerini anlatmalarını... Ekmek yemeyi, su içmeyi... Köpeklerin bir şeyleri toprağa gömüp saklamaları gibi bir şeyleri bir yerlere saklamayı bildiğini, unuttuğunu, sakladığın yeri sakladığını, denk gelip bulunca sevinmeni köpeklere benzettiğini; "Kuyruğum yok, onu da sallardım" diyerek olmamasına hayıflanır bir halde dolandığını... Zor olan hatırlamak değil onları; devrilmiş dolap gibi, yerlerine (önce dolabı tabii) bir bir yerlerine koymak, koyabilmek... O onun önündeydi, yok bu bundan sonraydı, bunlar yan yana değildi... Kalemin ukalalığı da cabası! Aynı sen; bazen arkasını dönüp ortalıktan kaybolacak, arattıracak... Olmadık yerlerde aradığımı çaktırmayacağım üstelik, biraz daha kaybolmasın, bulunmasını zorlaştırmasın.
Ne çok isterdim aklımda kalmayan bir halinle... Bakmadığım gözlerin, sarılmadığım o çok belli olmayan bedenini bir yığın yapmış bir halde bir sokağın köşesinde sen... Hani sürpriz halinle, hani görüp tanısam bile tanımamış gibi davrandığımda senin sevinişin!
Olmaz ya... Gidişler bir dönüşe karşılık gelemez hale geldiği bilinir ya... Yine de olmazları olur hallere; bir an için dünyaların ayrı olduğu bir yerlerde, gökle yer, ayla yıldızlar yere değdiğinde bir rüyada misal...
Yine bir şarkıya eşlik ederek, kalemi kışkırtmış bir şekilde birlikte bana seni, seni bana anlattırıyorsunuz... Şaka gibi, sıkılsam mı bu hallerden?